29 Ağustos 2009 Cumartesi

Bu Başlığı Açmak İstediğine Emin misin ?

Bu Başlığı Açmak İstediğine Emin misin ?

Eminim kardeşim ben..emin olmasam niyetlenirmiyim yazmaya..Açarmıyım sayfayı..

Hep uyuz olmuşumdur bu pc komutlarına.. Canın bi ayar değiştirmek ister kırk tane soru sorar..Gören sanar olimpiyatlarda zeka yarışmasındayım..

Alt üstü bi dosya silicem eminmisin,bak siliyorum,geri getiremezsin ,düşünüp taşındın azıcık kaşındın mı ..vs bi dolu sinir harbi sorular..
Belli ki karar verip gelmişim demi, niye sorguluyosun benim kararlarımı.. Ben pc yi açarken olayı sulandırıyomuyum..Açmak istedigime eminmiyim..bak basıcam tuşuna..hazır mısın..Basıyorum sonra niye açıldım deme, aha açtım..

Birde işin rica kısmı var tabi ..Ki o kısım benim en güldügüm kısım..

- Lütfen şifrenizi tekrar giriniz..

Ne demektir bu ; hadi güzel kardeşim bak belli ki bi salaklık yaptın giremedin düzgünce,yorma bizi aynı şifreyi gircem diye..Otur düşün hatırla ,yeniden dogru şifreni.

- Kullanıcı adınız yada şifreniz yalnış..Lütfen kontrol edip tekrar deneyin..Girmek için son hakkınız kalmıstır..

Sen var ya salaksın he ,insan adını unuturmu be puu..hadi bak sana son şans girdin girdin ,giremedin gözüme gözükme.

Çok var aslında bu uyarılara örnek.Nerden geldi şimdi aklına bu derseniz anlatayım hemen..Geçen gün bu ara özellikle facebook'ta dolanan bir iki video izlerkene bir videoyu açamadım..
Ekranda bir uyarıyla karşılaştım.. Aslında gayette normal bir uyarı ama niyeyse bana bu kadar serzenişi yaşattı tek seferde..

Uyarı aynen şöle ;



Şu anda bu videoya ulaşamadım ,Daha sonra tekrar deneyelim..



Allahım bu ne kibarlık .. Güzel kardeşim,canım benim valla bulamadım videoyu .bak söz, gel sonra ,ben bi kafamı toparlayayım söz denicez birlikte tamam mı..Hadi bitanem ,hadi güzelim..Ama şimdi olmaz, bak bulamıyorum..
Merak ediyorum bu yazıların fikir babasını gerçekten.Hangi psikolojilerle hazırlıyorlar.. Kimisi tamamen despot ,kimisi gerçekten kibar..
Birgün bi program yazsam acaba komutlara ben nasıl cümleler veririm..Merak ettim aslında şimdi ,bu konu üzerinde biraz düşüneyim..Akla zarar haller ortaya çıkacağı kesin..

Aslında şimdi uzatsam uzatırım ben bu konuyuda canım bilgisayarım bu işede su katmakta..Kitlenip kalıyor..Canı sıkkın sanırım bu aralar..Pek keyifsiz.Hiç tadı yok..
Yine küsüp tıp oynamadan ben gideyim ,Daha sonra bu konu üzerinde deneysel tezlere geçeriz ..

SaydeK®

28 Ağustos 2009 Cuma

Bir Adın Kalmalı Geriye..


BİR ADIN KALMALI

bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

Ahmet Hamdi Tanpınar

25 Ağustos 2009 Salı

Bim Bam Bom Çok Şükür Dostlar ,Benimde Artık Bir Mim'im Var.

Diyorum zaten bi eksik var bende..Aşagı inerim yok yukarı çıkarım yok.. Eksik bişeyler var ,içim rahat degil..Bir tat ,bir doku eksik.
Sevgili Gülden arkadasım blogunda beni mimleyince Buldum sonunda ne oldugunu..'Mim'im eksikmiş yahu benim.. Adımı görünce mim listesinde heh dedim rahatladım şimdi..
Görüyorsun herkeslerin blogunda ,can bu çekiyor haliyle.. Küçük emrah modundaydım..Benim hiç Mim'im olmadı ki..

Ahanda bende mimlendim.bir rahatladım böyle sormayın yani...Aslında böyle sorulan sorulara ömrüm boyunca dogru düzgün cevaplarda veremedim..Neyine bu kadar heveslendim bende bilmiyorum ama mim bu işte..Bi albenisi var..

Bu arada Gülden arkadaşımada Teşekkür ederim Mim için :)

Gelelim sorulara..Du bakim bir deneyeyim cevaplamayı..

En sevdiginiz blogger;

İyi kötü demem ben severim aslında bütün blogları.. En sevdigin derseniz elbette ki Su kuşum Pelikan'ımın blogu derim.Yakın zamanda çok güzel yerlere gelecek Pelikan®Blog..Takip edin derim.Pişman olmazsanız ;)



En Sevdiginiz Yer ;

İzmir'i bilirmisiniz..Kendinizi sahile atıp yürüdünüz mü hiç durmadan..
Karşıyadan başlayıp bostanlıda biten yürüyüşlerde çok buldum kendimi..En sevdigim yerdir bu güzergahta Tersane Cafe.. Kitabım ,çayım ve sigaramda varsa hele değmeyin keyfime.. :)





En Sevdiğiniz Aksesuar ;

Önceleri çok severdim kolyesi küpesi şıkır şıkır. takayım dolanayım.. Yaşlandım mı nedir sevmiyorum artık ekstra agırlık yapan şeyleri.. Vazgeçemediğim tek şey yüzüklerim..



En Sevdiğiniz Hayvan ;

Kedi sevmem ,balık yemem..Uçan haşeratla kavgalıyım..Sinsice yaklaşanlara küsüm..
Bir ördek severim.. Ötesi yok :)



En Sevdiğiniz İçecek ;

İster demli ,ister açık... hiç farketmez.. şekersiz olsun kupada olsun..Önünde manzarası, yanında muhabbetiyle Çay'dan vazgeçmem kesinlikle :)



En Sevdiğiniz Yemek ;

şöle bi düşüneyim dedimde , yok ki benim öle çok sevdigim bişe.. Küçüklükten yerleşmiş bize..
Hiii yemezsem arkamdan ağlar valla.. Sevilmedigini hissettigi an aglıyo bu yemek türü şeyler..Hepsini eşit sevdik bizde zamanında..Ayrım yok..
Ama hadi itiraf edeyim şu bamya'ya bi kanım ısınamadı.. :)

Birde Mercimek çorbasını fazla şımarttım sanırım :)


En Sevdiğiniz Tatlı ;

Al işte en sorunlu konu..Arkamdan ağlayacagını pek düşünmediğim için, çayıma attıgım şekeri bile daha ilkokul 3 'te bıraktım ben.. Aram yoktur tatlıyla.. Laf olsun torba dolsun işte yedigim..
En sevdigin ne sen onu söyle diyorsanızda kıvamı yerinde bir sütlaç diyeyim :)



En Sevdiğiniz Film ;

Michael Douglas'ın başrolde oynadıgı Game ..En az 3 sefer izledim ben bu filmi..Kurgu ,çekim,oyuncular.. hepsi harika..
Varsa hala izlemeyen bir an önce izlesin derim.. :)



En Sevdiğiniz Pc Programı ;

Yıllardır uslu uslu dururmuşta bu Windows Movie Maker'da hiç bilmezmişim ben ne oldugunu.. Bigün Video yapmaya karar verince farkettim varlıgını programlarda.. Her ne kadar kullanım rahatlıgı bilinmesede çogu profesyonel video hazırlama programına taş çıkartır.
Onun dısında olmazsa olmazlarımdan biri Easy Gif Animation gelir..
Km playeride pc yi kasmadıgı için seviyorum . :)



En Sevdiğiniz Tv Programı ;

Uzun zamandan beri tv'de program takip etmeyen biri olarak bu sene kaçırmadan izlediğim tek dizi Elveda Rumeliydi..Konusuyla,oyuncusuyla,yapılan roller,konusulan rumeli diliyle resmen beni kendine bağladı.. Oyuncuların dizide gösterdikleri muhteşem performans diziyi gerçekliğe taşıyor.. Yahu insan bu kadar mı içten gelerek oynar..Dizide geçen Acıları yüzlerinden,sevinçleri gözlerinden okunuyor.. Yaşayarak oynuyorlar gerçekten..


En Sevdiğiniz Renk ;

Yoktur benim çeşit renklerim.. öle kırmızı yeşil pembe gelmez bana..Siyah severim ben.. :)



En Sevdiğiniz Çizgi Film Kahramanı ;

Beni tanıyanların hemen saydek dedigini duyar gibiyim :)
Sıkı bir pokemon izleyicisi olarak yıllar önce başlayan internet maceramda nickiminde çıkış kaynağı olan "Psyduck" namı deger "Saydek" tabi ki :)



En Sevdiğiniz Yazar ;

Bütün yazarlardan öğrendigim birşeyler oldu Edebiyat adına.. Ama beni sözleriyle en çok etkileyenlerden biridir Cezmi Ersöz..
Nedendir bilmem okudugum her kitabında içimde ki yazma ateşim alevlenir..
İlham alıyorum sanırım :)



Evett..
Bir mim'in daha sonuna gelmişken ,okuyan tüm arkadaşlara teşekkürlerimi iletiyorum..
Ve mim'i havaya atıp tutması için ;

Rumma,
Elif'in Terazisi
ve
Gımızı Momol'u bekliyorum :)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Yaşında eşşek kalmadı be kızım ..




Annem hep der bak. Ben pek kabul etmem orası ayrı..

Yaşında eşşek kalmadı be kızım ..Kocaman oldun sende..!

Gerçekten kalmadımı acaba hep merak ederim..Var mı bileniniz 25 yaşında bir eşşek .
Ben mi fazla büyüdüm , hayat mı bi numara küçük gelmeye başladı yoksa ömürlerimize.
Sakın şimdi oturup hayatın yükü şöyle agır ,böyle çileli ,bugünüm dar geldi yarından umutsuzum diye yakınacagımı sanmayın.
Mutluyum ben çünkü ..Mutlu olmak için sebeplerim var..
Tamam yaşlanıyor olabilirim. Günler ilerliyor, yaşıtlarım tek tek evleniyor.. Hatta kimisinin çocukları bile oldu ki teyze demeye başladılar bile :P
Bakayım . evet , çok olmasalarda saçlarımda üç beş tel beyazla kavuşmuş..
Eee ne yapayım şimdi..
Ben değil miyim hergün yeni birşeyler öğrenen..
Ben degilmiyim istedim ve başardım demek için çaba gösteren..
Niye üzüleyim yada şöyle sorayım neye üzüleyim ki..
Seviyorum ,seviliyorum..mutluyum..

Hiç üşenmedim gittim sınavada girdim, AçıktanÖğretimimin yanına birde yerinde öğretim ekledim. Artık başım sıkıştıkça degil ,canım sıkıldıkca kapısını aşındıracağım bir üniversitemde var..demek ki neymiş daha büyümemişim..
Büyüdün diyenlere inat küçükümm kardeşim ben küççük..Büyümedim ben.. Bakmayın siz tarihlerin aldatmacasına..


Her geçen gün ömürden gitmez..Takvimden eksilir sadece..
Daha sırtımda çanta elimde kitap ,aşındıracağım yollar var gurbette..
Daha çok yorulacagım ,aşmam gereken engebelerim var hayat adına..Düşeceğim.Ayaktakilere imrenip kalkacagım.
Bazen üşeneceğim kalkmaya.Erteleyeceğim ayaga kalkmalarımı..Ama ayağım uyuşacak elbet kalkacağım geri.
Daha çok vaktim var dostum, gencim ben daha, küçüküm işte anla.
Gözlerimi kapattıgımda kurdugum hayaller var düşlerimde..Bembeyaz olmasada yollar , gidebilecegim kadar görüyorum işte önümü..

Bugün cumartesi..25 yıl olmuş nefes almaya başlayalı..iyi bir tiryakiyim kabul..Nefes aldıgımız günler bazen ciğerlerimizi sızlatsada..yookk.Daha degil..bırakmaya niyetim yok bu mereti (:
Herkes kendine bi parça hediye eder böyle günlerde..Şu şu parça bana gelsin..Doğdum ya hani..Nazlıyım niyazlıyım..kimse dinlemesin benim bu parça..
Hehh ondan işte..Bende şımartayım kendimi demi bugün..Ama ben bilmem öle şarkı hediye etmeyi filan..Yeşil başlı gövel ördek uçar gider vak vak vak işte al sana şarkı..

Reklam hediye ediyorum hadi kendime..Küçüküm ,ufakım,nazlıyım..İstiyorum bu reklamı ,is ti yo rum banane..

Hadi beraber söyleyelim,eşlik edin sizde..

İyi ki doğdumm..gördün mü 25 oldum..
Durmadım ayaklandım ,Koşmadım kanatlandım ..
Koşup ilerliyorummmm..
Ooooo OOOoooooOOOooooo :)

18 Ağustos 2009 Salı

Özcan Deniz,Pamela ve Fuat | Herşey Değişir



Her Şey Değişir

hey, sesimi duyan var mı
dinle öyleyse
yepyeni bir gün başlıyor
belki farkına varmadın
kim bilir aklında ne vardı
korkma bir şeyi kaçırmadın

hayal değil mutlu olmak
kalbinden geçeni yaşamak
bir bakarsın her şey değişir
mutluluk artar paylaşınca
ona bir şans tanıyınca
her şey her şey değişir

hadi gel koşalım mutluluğa
hayatın tadını sen de yaşa

keyfin büyür paylaşınca
el ele tüm engelleri aşınca
paylaş imkansızı zorlayınca
nazikçe uyandır horlayınca
yaşadığın anın tadına var, durumu aş
anın tadını al ve sal bedeni o anda
masal sonu gibi ferahlatan anlam
çalacak kapıyı kanka

hep parlasın güneş, hiç durmasın diyorum
çok şey mi istiyorum
mutluluk olsun hayatta
paylaşalım dostlarla
hayat ibaret şu andan
yaşayalım geç kalmadan

hayal değil mutlu olmak
kalbinden geçeni yaşamak
bir bakarsın her şey değişir
mutluluk artar paylaşınca
ona bir şans tanıyınca
her şey her şey değişir

kararı kalbin versin
mutluluğa varım dersen
yarın güneş yine yükselir
hayat mutluluğu herkese verir
buradayım bekliyorum
hepimize yeter biliyorum
yeter ki anla
mutluluk artar paylaşınca

hayal değil mutlu olmak
kalbinden geçeni yaşamak
bir bakarsın her şey değişir
mutluluk artar paylaşınca
ona bir şans tanıyınca
her şey her şey değişir

hadi gel koşalım mutluluğa
hayatın tadını sen de yaşa


3 Farklı ses , 3 farklı tarz..İki ay boyunca yapılan yoğun çalışmalar..Ve ortaya çıkan muhteşem bir single .. Evet Özcan Deniz,Pamela ve Fuat'ın söyledigi "Herşey Değişir"'den bahsediyorum.

Coca-Cola firmasının desteklediği bu single'ın gelirleri WWF-Türkiye'nin (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) yürüttüğü "Bafa'ya Su, Ege'ye Bereket" projesine aktarılacakmış..Albüm çıkalı iki hafta olmuş ama ben ancak bugün farkettim parçayı.. İtiraf etmem gerekirse Özcan Denizin sesini pek beğenmeyen bir dinleyici olarak parçaya ön yargılı dinlemeye başladım.Her ne kadar Özcan hakkında fikrim değişmesede ,bu parçaya kattıgı görselliğiyle birlikte sesi yakışmış diyeyim..

Parçaya coca cola'nın destek olmasınada pek şaşırmadım aslında .Zira single'in ana fikri "Mutluluk Paylaştıkça Çoğalır".. Tv izleyicileri bilirler ki Coca Cola yıllardır tüm reklam filmlerini bu ana fikir üzerinden çekmiştir..Mutluluk paylaştıkça çogalır,mutluluk Coca cola'dır,için içirtin, hep beraber mutlu olalım...vs şeklinde gider bu tema..Sanırım dünya çapında müzik projeleri adı altında desteklemesinin bir nedenide bu :)

Herneyse biz asıl konumuza dönersek ,gerçekten keyifli bir çalışma olmuş..Ben keyifle dinledim,istedim ki sizde dinleyesiniz..
De hadi buyrun o zaman hepbirlikte dinleyelim..

DipNot ; Şarkının sözleri Uğur Çakır’a; bestesi Andrew Bloch, Ed Dunne, Cee-lo Green, Butch Walker’a; düzenlemesi ise Hakan Özer ile Ömer Ahunbay’a ait.


14 Ağustos 2009 Cuma

Gördüğünüz 10 çocuktan 1'ine dikkat edin

Gördüğünüz 10 çocuktan 1'ine dikkat edin


Çünkü, araştırmalara göre neredeyse her 10 çocuktan biri aile içinde ya da dışında cinsel tacize uğruyor. Uzmanlar, özellikle Üzmez davasından sonra artan vaka sayısına dikkat çekiyor.
Aslı Ortakmaç




Bir gazete haberinde okumuştum ya da bir arkadaşım anlatmıştı, belki de bir filmdi... Emin değilim. Ama emin olduğum bir şey vardı ki bu benim başıma gelmemişti. Benim çok mutlu bir ailem vardı. Annem ve babam dünyada gördüğüm en sakin, birbirini aşkla seven çiftti. Kavgalarını duymak bir yana birbirlerini ne kadar sevdiklerini tekrarlayan, her seferinde ilan-ı aşk etmekten çekinmeyen örnek bir aileydik biz. Değilmiş...

Ailesi 7 yaşındaki kız çocuğunu acil servise getirdiğinde, sağlık personeli tabloyu şüpheli buldu. Kaynar çaydanlık duyma-konuşma özürlü kızın üzerine devrilince, aile hastaneye koşmuştu. Personel, çocuk suiistimali konusunda eğitimli olmasa tedavi edilip eve gönderilecekti küçük kız, ilk müdahalenin ardından daha detaylı muayene edildi. Fiziksel muayene sonunda kızın cinsel istismara uğradığı şüphesi daha da belirginleşti ve polise haber verildi. Ancak adli tıp doktorları ne kadar ısrar ederse etsin, savcı soruşturma açmaya yanaşmadı. Zira şüpheli baba köyünde tanınmış ve güvenilir biriydi. Üstelik o bölgede böyle şeyler olmazdı. Olayı aktaran ve ismini vermek istemeyen adli tıp uzmanı ve ekibi başka bahanelerle kızdan ve babasından kimi tetkik ve tahliller istedi. Hem kız hem de babasında sadece vücut salgılarıyla bulaşan bir hastalığa rastlandı. Bu somut kanıt karşısında, savcı dava açmak zorunda kaldı. Ama hekimleri başka zorlu bir süreç bekliyordu. Savunma, babanın çiğneyip evin kimi köşelerinde unuttuğu sakızları, küçük kızın yeniden çiğnediğini, hastalığın da bu yolla bulaştığını iddia ediyordu. Bilirkişi raporu da virüsün sakızlardan geçebileceğini bildirince baba serbest bırakıldı ve dava kapandı. Yaklaşık bir yıl sonra adli tıp uzmanı tesadüfen küçük kızın öldüğünü ve otopsi bile yapılmadan köy mezarlığına gömüldüğünü öğrendi.

Bu olayın yaşandığı 2008'de Türkiye'de 187 çocuk ihmal ve istismar şikâyetiyle Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun (SHÇEK) pek de bilinmeyen hizmet telefonu Alo183 Aile, Kadın, Çocuk, Özürlü ve Sosyal Hizmet Hattı'nı aradı. Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği'nin "Çocuğa karşı cinsel istismarın gün yüzüne çıkması projesi" kapsamındaki alo destek ve ihbar hattına 2006'nın ilk 9 ayında başvuranların yüzde 22'si cinsel istismar, yüzde 6'sı ensest sebebiyle telefon etmişti. Mağdurların büyük kısmı 6-11 yaş aralığındaki kız çocuklarıydı. Kendilerine yapılanın kötü olduğunu bilen, bunun sona ermesini isteyen ve yardım yollarından haberdar, konuşabilen çocuklardı onlar.

25 yaşındaydım bunu kendime itiraf ettiğimde... Rüyalarıma giren tüm sahnelerin başkalarının değil benim hayatımın, geçmişimin bir parçası olduğunu anlamam tam on yıl sürdü. Aynı evin içinde "baba" kılığındaki adamın aslında kendi öz kızına cinsel tacizde bulunmuş bir adam olduğunu itiraf etmem tam on beş yılımı aldı. Bunu ne zaman unutmuştum, ne zaman aklımdan, anılarımdan silmiştim hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey bakışlarının tekrar değiştiğini anladığım anda silinmiş yılların hortlayıvermesiydi.

Avrupa'daki bir araştırma her 100 çocuktan 9'unun, yani neredeyse 10 çocuktan birinin aile içi ve dışında cinsel tacize uğradığını gösteriyor. Sadece ABD'de her yıl 1500 çocuk istismar ve ihmal nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu rakamlar yeterince üzüntü verse de gerçek çok daha acıtıcı. Tüm araştırmalar ve konunun uzmanlarına göre çocuklara yönelik cinsel ve fiziksel istismarlar çoğunlukla hiç su yüzüne çıkmıyor. Adli makamlara bildirilen vakaların oranı yüzde 15'i geçmiyor. Türkiye genelinde bu konuyla ilgili hiç araştırma olmasa da son zamanlarda üniversiteler bünyesinde kurulmaya başlayan çocuklara yönelik istismarı önleme komisyonlarından gelen rakamlar, sorunun ciddiyetine işaret ediyor. Örneğin, Kayseri Erciyes Üni. bünyesinde Mayıs'ta hizmete giren ÇİTEM (Çocuk İstismarını Tedavi ve Engelleme Merkezi) öğr. üyesi Yrd. Doç. Dr. Fatih Yağmur, 2007'de üniversite hastanesine 101 cinsel istismar başvurusu yapıldığını belirtiyor. 2008'in ilk beş ayındaysa bu sayı 262'ye ulaşıyor. Yani, bir önceki seneye göre vakalardaki artış -üstelik beş ayda- iki katından fazla.

İlkokuldaydım ve annem bir süreliğine evden uzaklaşmış babamla yalnız kalmıştık. Ne olduysa o zaman oldu. Sekiz dokuz yaşlarındaki bir çocuk her babanın kızına böyle davrandığını zannederek sevimli sevimli cinsel ilişkiye ikna edilmişti... Gizli bir oyundu bu. Bir sırrımız vardı. Kimseye anlatmamalıydık. Kocaman bir kadındım ya ben, sır saklayabilirdim. Sakladım da. Kendimden bile. Annemin her yokluğunda babamla oyunlar oynuyorduk.
Aslında böylesine derin bir toplumsal yaranın sayılara dökülerek tarif edilmesinin pek anlamı yok. Son zamanlarda ülkede ve dünyada çocuk istismarlarıyla ilgili haberler gündeme geldikçe hem toplumun hem de yetkililerin dikkati bu yöne çevrildi. Özellikle Vakit gazetesinin eski köşe yazarlarından Hüseyin Üzmez'in 14 yaşındaki bir kızı taciz ettiği iddiasıyla 2008 Nisan'ında tutuklanması ve ardından gelişen olaylar, bu meselenin uzun süre gündemde kalmasına sebep oldu. "Olayın tasvip edilecek hiçbir yönü olmasa da toplumda bilinç yaratma açısından bir fayda sağladığı muhakkak" diyor Yağmur, "özellikle entelektüel çevrede buna bağlı başvurular artmış olabilir." Samsun 19 Mayıs Tıp Fak. Adli Tıp Anabilim Dalı'ndan çocuk istismarları komisyonu kurucusu Yrd. Doç. Dr. Ahmet Turla'ya göre de bu vakanın etkisi tartışılmaz. Turla, çok büyük bir tabu olarak değerlendirildiği için bu tür vakalarda başvuruların, bir iki haberle artacağını düşünmüyor. Uzmana göre Üzmez davasının etkisi çok daha önemli bir yerde, mahkemeler üzerinde görülüyor: "Cinsel saldırı sonucu çocuğun ruh sağlığının bozulması da fiziksel zarar olarak değerlendiriliyor artık." Bu tür bir olay sonrası çocuğun ruh ve beden sağlığının bozulması cezayı iki kata kadar ağırlaştıran bir sebep ve yasa 2005 Haziran'ından bu yana yürürlükte. "Ama hemen uygulanmadı" diyor Turla, "Üzmez davası bu maddenin önemini ortaya koydu ve ancak bu olaydan sonra tüm mahkemeler işi sağlam tutmaya başladı. Üç senedir Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu çocuk psikiyatrı olmadan yüzlerce böyle rapor veriyordu. O güne kadar böyle olaylar sonucunda kuruldan çıkan raporların yüzde 95'i 'ruh sağlığı bozulmamıştır' yönündeydi." Turla'ya göre konunun hassasiyetini yeni kavrayan ve eksik iş yapmaktan kaçınan mahkemeler, artık karar vermeden önce mutlaka çocuk psikiyatrının da görev aldığı adli tıp kurullarından rapor talep ediyor.

Yıllar geçtikçe kız kıza sohbetler cinsellik içermeye başladığında başıma geleni anlamıştım. Bizden başka kimse bu oyunu oynamıyordu! Babalar annelerle birlikte olurdu. Evde gizliden bir kovalamaca yaşanmaya başlamıştı. Asla onunla yalnız kalmıyordum. Kaldığım zamansa tatlı dille beni ikna etmesine izin vermiyordum. Yavaş yavaş uzaklaştı benden... O benden uzaklaştı ben yaşadıklarımdan. Bunu annem duysa, âşık olduğu adamın kızının tecavüzcüsü olduğunu duysa kahrından ölürdü. Yapamadım.

Uzmanlar çocuklara yönelik istismar vakalarının son günlerde arttığını belirtiyor. Bahsi geçen oranlar, azımsanacak gibi değil. 19 Mayıs Tıp Fakültesi komisyonu üyelerinden çocuk psikiyatrı Seher Akbaş ve Turla, çalışma arkadaşlarıyla hastaneye gelen adli vakalarla ilgili iki araştırma yayınladı. 2008 tarihli araştırma cinsel istismara uğrayan 56 çocuğu kapsıyorken, bu yılki makalede 72 olgu inceleniyor. Ama Turla'ya göre asıl artış geçen yılın sonunda başlıyor: "Bazen günde 6-8 vaka geliyor. Haftada incelediğimiz olgu sayısı 10-15'in altına düşmüyor." Bu da yıllık 500'ün üstünde vaka demek.

Bu verileri, daha önce sözünü ettiğimiz bir bilgi ışığında değerlendirmek gerekiyor. Adli makamlara yansıyan vakalar, bu tür olayların sadece yüzde 15'i. Ankara Ufuk Üniversitesi'nden çocuk psikiyatrı Yasemen Işık Taner'e göre özellikle cinsel yönden istismara uğrayan çocuklar bunun sadece kendi başlarına geldiğini düşünürken, toplumun diğer kesimi yakın çevrelerinde böyle şeylerin asla olmayacağı kanaatinde. "Ne var ki, gerçek ne bu kadar bireysel ne de bu kadar uzak" diyor Taner. "Yok sayınca, yok olacağını düşünüyoruz ama suiistimal edilen çocuklar çok yakınımızda olabilir ve görmek istemediğimiz için fark etmeyiz bile." 19 Mayıs Tıp Fakültesi'nde yapılan araştırmada da, diğer çalışmalarda olduğu gibi cinsel istismara her sosyoekonomik grupta rastlandığı vurgulanıyor. Toplum genelinde aileler, öğretmenler, güvenlik ve sağlık çalışanları arasında bu konuyla ilgili bilincin oluştuğu yerlerde vakaların artması da bunun bir kanıtı. Geçen hafta Adli Bilimciler Derneği'nin Aksaray'da düzenlediği Aile İçi Şiddet ve Cinsel İstismarın Önlenmesi Sempozyumu'nda konuşan Yağmur çalışmalara başlamadan önceki 5 yıllık kayıtlarda Kayseri ve civarında sadece 10 cinsel istismar vakasının bildirildiğini söylüyor. Oysa eğitim çalışmalarının ardından 2008'in ilk beş ayında 178 kız, 84 erkek çocukla karşılaşıyor ÇİTEM doktorları.

Aklım başıma geldiğinde yaptığım ilk şey evden uzaklaşmaktı. Psikoloğa gitmeye başladığımda artık her şeyi kabullenmiştim, bunu sesli söyleyebiliyordum.Bu benim suçum değildi. Sadece sevdiklerimi kaybetmemek uğruna sessiz kalmayı tercih etmiştim. Şimdi saklamıyorum, annemle değil ama kendimi tıkanmış hissettiğim her an dostlarımla paylaşıyorum.

ABD'de 98'deki bir araştırmaya göre cinsel tacize uğrayan çocukların yüzde 60'ı bunu birine söylüyor. Türkiye'de konuyla ilgili uzmanların gözlemiyse tehdit, korku ya da başka sebeplerden ötürü çocukların durumu bir yetişkine iletmediği yönünde. Hele aile içi cinsel suiistimalde yani ensestte çocuğun yardım isteyeceği kimse olmuyor. "Pandora'nın kutusunda hiç dokunulmayan kısım burası" diyor Yağmur. Psikiyatr Akbaş ise çoğu zaman aile içinden bir başkasının özellikle annenin durumu fark ettiğini ama kendisini ve ailesini zor durumda bırakmamak için görmezden geldiğini anlatıyor. "Torununun oğlu tarafından taciz edildiğini bildiği halde ses çıkarmayan bir babaanneden" söz ediyor Yağmur. Böyle durumlar genellikle ancak hastanelik ya da karakolluk boyutlara ulaştığında ortaya çıkıyor. Yağmur'a göre "Tacizci aile dışından biriyse, uyanık ebeveynler çocuklarının davranışlarındaki değişimlerden, çoğunlukla da banyo sırasında fark ettikleri kurumuş kan lekelerinden şüphelenip hastaneye başvuruyor. Ensestte ise çocuk kendi başvurmadıkça, olay hiç ortaya çıkmıyor."

Ve her geçen gün üzülerek daha fazla kadınla aynı şeyi yaşadığımı anlıyorum. Babası, amcası, dedesi... O kadar çok kadın ki... Hepsi benim gibi sessiz kalmayı kendince kaçmayı öğrenmiş. Her gün üçüncü sayfa haberlerinde okuyabileceğiniz türden ensest olayları hiç de uzakta değil. Ve ben de o üçüncü sayfa haberlerinden biri olabilirdim. Kendim adına mutlu olabildiğim tek şey ayakta kalmayı, dik durmayı başarmış olmam. Bugün hâlâ babam gözümün içine utanmadan bakabilirken annem ve sevdiklerim adına geçici körlükler yaşamayı başarabilmem. 30 yaşındayım, iyi bir kariyerim, mutlu bir evliliğim var. Artık her şeyin üstesinden gelebileceğimi biliyorum. Yanımdan geçip giden binlerce kadının benimle aynı kaderi paylaştığımı da...

Sağlık çalışanlarının eğitim çalışmaları sonucunda farklı sebeplerle yapılan muayenelerde fark edilenler de var. Özellikle acil serviste bu hayati önem kazanıyor. Dr. Ahmet Baydın, eğitimden önce acil servis personelinin tek hedefinin hasta çocuğun tedavisi olduğunu anlatıyor. Tabii hedef değişmedi, ama şimdi acile getirilen çocukları başka tehlikelerden korumak konusunda daha bilinçliler. Maslak Acıbadem Hastanesi Acil Servisi'ndenYrd. Doç. Dr. Serpil Yaylacı'ya göre dikkatli bir gözlem ve muayeneyle sadece fiziksel istismarı değil, cinsel istismarı da tespit etmek mümkün. Dikkat edilmediği zamanlarda bu özensizlik minicik hayatların yitmesine neden olabiliyor. Erciyes Tıp Fakültesi Hastanesi'nde geçen aylarda yaşandığı gibi. İki buçuk yaşındaki kız çocuğu pediatri yoğun bakıma yatırıldığında, istismar şüphesiyle vaka Emniyet'e bildiriliyor. Bedeni darp ve ısırık izleriyle dolu, kanaması var. Çocuk hayatını kaybediyor. Ancak devam eden soruşturma sırasında çok daha ağır bir ihmal fark ediliyor. Aynı çocuk, iki buçuk ay önce de kafa kırığı sebebiyle beyin cerrahisinde tedavi görmüş ve evine gönderilmiş.

Yalvarırım biraz daha dikkatli bakın kocalarınızın gözüne. Çocuklarına bakışına. Siz de kadınsınız ve bunu anlayabilirsiniz. Yeter ki görmezden gelmeyin. Yapmaz demeyin. Yapabilir! Ve bunu anlayabilecek, durdurabilecek tek insan sadece siz olabilirsiniz.

Herkese ait olan şeyler sahipsizdir ya, aslında çocuklar da biraz öyle. Başta devlet olmak üzere tüm toplum üyelerinin koruması ve kollaması gereken çocuklar konu istismar olunca neredeyse görünmez oluyor. Kimse ses çıkarmadıkça, failler daha saldırganlaşıyor. Akbaş ve Turla'nın bu ay yayınladıkları araştırmaya göre mağdur çocukların yarıdan fazlası birçok kez, onda biri birden çok istismarcı tarafından istismar ediliyor. Dörtte biri faillerin başka çocukları da istismar ettiğini söylüyor üstelik. Bizse daha dikkatli bakmadığımız için suça iştirak ediyoruz aslında. Zira Türk Ceza Kanunu'nun 278. maddesi kamu görevlilerine, 279. maddesi sağlık personeline, 280. madde ise tüm topluma bu gibi durumları ihbar sorumluluğu yüklüyor.

Bir ensest kurbanının Newsweek Türkiye için yazdığı, italik olarak yer alan satırlar, isminin bizde saklanması koşuluyla değiştirilmeden yayınlanmıştır.


YANILGILAR

Yanlış: Genellikle çocuklar geniş hayal güçleri sayesinde bu tür olaylar uydurur.
Gerçek: Çocuklar bu konuda yalan söylemez. İnanmak gerekir.

Yanlış: Yaşanmış bir iki olay çok önemli değildir, çocuklar çabuk unutur.
Gerçek: Aksine bir kez bile olması çocuğun ruhsal ve fiziksel sağlığı açısından onulmaz hasarlar yaratır.

Yanlış: Genellikle şirin ve cazip kız çocuklar tacize uğrar. İstismar kurbanları evden kaçan, ihmal edilen çocuklardır.
Gerçek: Kurbanlar, her sosyo-ekonomik gruptan kız ve erkek çocuklarıdır.

Yanlış: Çocuklar parklar, ıssız sokaklar, karanlık yerler, boş inşaat alanları, tuvaletlerde istismara uğrar.
Gerçek: İstismar mahalli genellikle ev, okul, ev ile okul arası yol ve çocuğun sıklıkla yakın çevresidir.

Yanlış: İstismarcılar yaşlı olur, sokaktaki yabancı erkekler, hırpani serserilerdir.
Gerçek: Olguların yüzde 80-95'inde failler 20-40 yaş arası aile tarafından tanınan evli ve çocuklu erkeklerdir.

Yanlış: İstismar küçük yaşlar için kabul edilemez. Ama mini etekli, makyajlı ergen kızlar durumu provoke eder.
Gerçek: BM Çocuk Hakları Sözleşmesi yanında ilgili kanunlarda ve psikolojide 0-18 yaş arası herkes çocuk, bu yaşlardaki biriyle kurulan cinsel temas, istismar kabul edilir.

(Ankara Adli Tıp Kurumu Biyoloji Daire Başkanı Nurullah Zengin'in sunumundan)


NE YAPMAK GEREKİYOR?

- Bu konuda önce kendinizi sonra çocuğunuzu ve çevrenizi eğitin.
- Çok küçük yaşlardan itibaren çocuğunuza bazı organlarının özel olduğu, izni olmadan
kimsenin onlara dokunamayacağını, bakamayacağını öğretin.
- Her oyunun güzel olmadığını anlatın.
- Bazı insanların kötü bir oyun oynamak isteyebileceği konusunda uyarın.
- Böyle durumlarla karşılaştığında yakınındaki güvendiği bir yetişkine hemen haber vermesi gerektiğini söyleyin.
- Rehber kitap ve oyuncakların yardımıyla yaşına uygun aşamalarla cinsel konularda eğitim verin.
- Özellikle ilkokul çağlarından başlayarak cinsel ilişkinin sadece erişkinlerin yapabileceğini ve yalnız kadın ve erkekler arasında olabileceğini belirtin.

( Çocuk ve ergen psikiyatrı Yasemen Işık Taner'in katkısıyla)


UYANIK OLUN

- Bebek ve çok küçük yaşlardaki çocuklarda vajinal bölgelerdeki pişik benzeri sivilce ve kızarıklıklara dikkat edin.
- 6-9 yaş arasında gece sıçramaları, dikkat dağınıklığı, uykusuzluk, küfür etme, ağız bozuklukları, özellikle uykuda küfretme davranışlarını takip edin.
- Daha sonraki yaşlarda cinsel içerikli konuşuyor, yaşından daha büyükmüş gibi davranıyor ve giyiniyorsa, özellikle geceleri bilgisayar başında uzun zaman geçiriyorsa ya da davranış değişikliğinde veya başka bir sebepten ötürü şüphelendiğinizde mutlaka bir uzmandan yardım isteyin.

(Psikanalist Rebia Dirim'in katkısıyla)

Bir bilim adamının bilimdışı halleri



Celal Şengör'ün söylediklerine bakarsak, karşımızda bir dâhi var.
Mehmet Ali Kılıçbay


Herkes, koşulların ürünü olarak birden fazla "ben" taşır. Fransız sosyolog Edgar Morin (1921), bunu, insanın sapiens (bilge, akılcı) olduğu kadar demens (akılcı olmayan, hatta deli) de olduğunu ve aşırı karmaşık bir yapılanma içinde bulunduğunu söyleyerek açıklamaktadır.

En büyük bilimsel gelişmelerin altında imzası olanların da demens yanı var. Sanatçılar da bundan kurtulamıyor. Şaheser resimlerin sahibi Vincent van Gogh, kendi kulağını kesmişti. Fransızca'nın en güzel şiirlerinden bazılarını yazan Charles Baudelaire, yatağı ısınınca soğuk başka bir yatağa geçerdi vb.

Dünyaca bilinen iyi bir jeolog olduğundan kimsenin kuşku duymadığı Celal Şengör, Pazar Milliyet'te Devrim Sevimay'la görüşürken, bir bilim adamı (sapiens) olarak, "Bilimin tek ilgilendiği şey, gerçekle uyumlu mu değil mi, bu kadar... En ufak hümanist, etik bir düşünce olamaz. Olduğu an mahvolur bilim. Sosyal bilimler onun için adam olamıyor zaten. Çünkü etikle bilimsel sorunları karıştırıyorlar" diyor.

Ama "bir Timur hastasıydım. Hatta ilkokul beşinci sınıfta Timur yüzünden kovuldum. Çünkü hocama 'cahil' dedim. Ankara Savaşı'nın iki-üç saatte bittiğini bilmiyordu" da deyiveriyor. Oysa Ankara Savaşı'nın hangi yılda olduğunun bilinmesine rağmen günü bilinmez. Farklı kaynaklara göre bu savaş, 1402 yılının 20 Haziranı ile 29 Temmuzu arasında bir tarihte meydana gelmiştir. Çarpışma, bir rivayete göre sabah altıda, bir başkasına göre onda başlamıştır. Ama gece yarısı sona erdiği kesindir. Yani iki-üç saat değil, 16-18 saat sürmüştür.

Karl Popper'dan alıntı yaparak, "Belki bilim, bir şeyin doğruluğunu ispat edemiyor, ama yanlışlığını ispat ediyor" diyen Şengör, "Ankara Savaşı iki-üç saat sürdü" bilgisini kesin, ispatlanmış kabul ederek, hocasına cahil diyebiliyor. Haydi bunu söylerken çocuktu, ama şimdi koskoca ünlü bir bilim adamı olarak ileri sürdüğü "Marx'ın dedikleri zırvadır" önermesine ne demeli?

Bu sözün açık anlamı, "Marx'ın bütün söyledikleri istisnasız zırvadır". Yani Marx ne söylediyse ve iddia ettiyse bunların hepsi yanlışlanmıştır.

Karl Marx (1818-1883). İlk eserini yayınladığı 1835'ten, ölümünden sonra 1896'da Friedrich Engels tarafından yayınlanan Kapital'in 3. cildine kadar olan 61 yıl içinde, Sovyetler'in 45 cilt halinde topladıkları 30 bin sayfadan fazla tutan binlerce kitap, makale ve mektup yazmıştır. Bu durumda Şengör, bunların hepsini okumuş, test etmiş, yanlışlamış ve zırva olduğunu anlamıştır. Bir insanın Marx'ınki gibi yoğun eserleri okuyabilme hızı saatte 20 sayfa olduğuna göre, bu iş için 1500 saatini vermiştir. Günde beş saatten 300 gün. Bu arada, Marx'ın sosyoloji, iktisat, siyaset, tarih, felsefe, hatta matematik gibi çok sayıda alana yayılan araştırmalarını inceleyip, yanlışlayabilmek için bütün bu disiplinlerde ustalık da kazanmıştır. Bir insan tek bir disipline ancak dört yılda hakim olmaya başladığına göre, bu işe de 40 yılını vermiştir. Bu arada jeoloji profesörü de olmuştur.

Karl Marx'ın devasa eseri, daha ilk günden beri didik didik ediliyor ve her ölümlünün başına geldiği gibi, onun da birçok yanlışı elbette bulunuyor. Ama Marx'ın ürettiği emeğin ürününe yabancılaşması, artı-değer, sömürü oranı, kâr hadlerinin düşme eğilimi ve daha onlarca kavram ve teorik alet, bugün hâlâ birçok sosyal bilimde başarıyla kullanılıyor.

Celal Şengör, "Bilime en çok katkısı olan millet Almanlar'dır denebilir mi" sorusuna, "tartışmasız, kesin" diye cevap vererek tam bir "sosyal bilimci tavrı" sergiliyor. Bu soruya cevap verebilmek için önce, "bilim nedir" ve "bilime katkı nedir" sorularına net cevaplar vermek gerekir. Ardından, bilime yapılmış olan katkıları, yapanların uluslarına göre tam sayıma tâbi tutmak gerekir (tabii bu arada örneğin Einstein'ın Yahudi mi, Alman mı, İsviçreli mi yoksa Amerikalı mı kabul edilmesi gerektiğinin çözülmesi şarttır). Bu ise tek bir kişinin tek bir ömre sığdırabileceği bir iş değildir. Ve asıl önemlisi, bilim ulus-üstü bir alandır. Kimin elinin kimin cebinde olduğunu bilmek pek kolay değildir. Örneğin Alman Freud, Fransız Charcot olmasaydı, olamazdı. Keza Alman Kepler, İtalyan Galileo ve Polonyalı Copernicus olmaksızın düşünülemez ve daha binlercesi sayılabilir.

Tabii Celal Şengör'ün daha 14 yaşındayken II. Dünya Savaşı'na dair, "o yaşta 149 cilt kitap okumuştum" dediğini gözardı etmemek gerekir. Derslerine çalışacak, oyun oynayacak, başka kitaplar okuyacak ve bu arada 149 (indirimli satışlardaki fiyatlar gibi, neden 150 değil?) II. Dünya Savaşı kitabını devirecek. Karşımızda bir dâhi var. Dâhiler, biz ölümlülerden farklıdırlar.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Lütfen Rahatsız Etmeyin!


Lütfen Rahatsız Etmeyin!


Yoğunuz, hem de çok yoğun. Ve üstelik yorgunuz. Göz kapaklarımız kapanıncaya dek meşgulüz.



Hep bir şeylerin peşinde tüketmekteyiz zamanı. Kadınlar ev temizliği ve ortalığı toplamak dedikleri şeyleri yaparken, erkekler yolda, trafikte eritmekte zamanı.

Kimi zaman otobüste, kimi zaman televizyon ya da bilgisayar başında, kimi zaman da derslerimizle yaşamaktayız hayatı.



Kime rastlasam yoğun ve yorgun bu aralar. Kimi dersler diyor: “Onlarca ders var çalışmam gereken.” Kimi ev işleri diyor: “Çocuklarla uğraşıyoruz akşama kadar.” Kimi işler diyor: “Bilirsin para kazanmak kolay değil.”



* * *



Yorgun kalabalıkların arasında akşama kadar gezip iyice dinlendikten sonra eve dönüş yolunda birkaç şey almak için bakkala uğruyorum. Neden insanlar bu kadar yoğun diyorum, nedir bu koşuşturmaca?

“Hayata tutunmalı” diyor.

Bakkal hayatı yağ markası sanıyor.



Ama hayatın tutamaçları yok ki diyorum kendi kendime. Bir bakkala bunu nasıl anlatmalı?

Hayat, kremalı bir bisküvi gibidir, bazen kremanın içinde gibi rahat hissedersin kendini, bazen de kremayla birbirine tutturulan yer ve gök arasında sıkışmış gibi.

Bazen sıcakkanlı olasın gelir, fırından yeni çıkmış gibi; bazen de dermanın yoktur, akşama dolapta kalmış yaşlı ve bayat ekmek gibi.



Ardından benzer birkaç şey daha sorunca, her uğradığımda benle uzunca muhabbet eden bakkal ilk defa bir an önce yok olup gitmemi istiyor. Hayırlı işler dileyip çıkıyorum ama birazdan geri dönüp aldıklarımın ücretini ödeyip ödemediğimi soruyorum. Kusura bakmayın bu aralar biraz dalgınım diyorum. Rafların birinde bir kremalı bisküvi alay edercesine sırıtıyor.



* * *



Yoğunuz..

Bir arkadaşımızın derdini dinleyemeyecek kadar yoğun. Oturup kendimizi düşünemeyecek kadar.. Yolumuzun üstünde gözümüze çarpan çiçeklerle ilgilenemeyecek kadar.. Bir kere bile tefekkür edemeyecek kadar..



Bir sabah kalkıp güneşin doğuşunu izleyemeden öleceğiz. Birbirimizi tanımadan öleceğiz..

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Çöp Adam Ve Çöp Kızın İmkansız Aşkı..


Her günkü gibi çizerimiz gene kalkar kalkmaz kendini kâğıt kalemin başında bulmuştu, çizme duygusu artık onda bir saplantı haline gelmişti. İstanbul’un bu soğuk gününde kendisine bir fincan kahve hazırlamış, daha sonra da yataktan kalkmış haliyle kendisini masanın başında buluvermişti.

Bugün çok kararlıydı, artık kafasından günlerdir geçen çizimleri gerçekleştirecek ve başaracaktı, buna bütün kalbiyle inanıyordu. Çizebileceğine inandıkça heyecanı artıyordu, engel olamadığı bir şekilde kalbi yerinden fırlayacakmışçasına çarpıyordu.

Bütün hayatını insanlar için çöp adamlar, çöp kızlar, Cin Ali’ler çizerek geçiren bir çizerdi. Ona şöyle uzaktan bir bakınca, çizer olduğunu tahmin edebilirdiniz. Ne kısa ne de uzun olan kıvırcık saçlara, normalden biraz büyük olan bir yüze, yüzünü acemice kaplayan ama sırıtmayan sakallara ve ağzından düşürmediği bir pipoya sahipti çizerimiz. Kendisini de, çizimlerinden fırlayıp gelmiş hayali bir kahraman gibiydi aslında.

Çizerek anlatamayacağı olay ya da durum neredeyse yok gibiydi. Mesleğinde bir numara bile denilebilirdi. Kahramanı olan çöp adamı küçüklüğünden beri tanırdı, daha doğrusu çizerdi. Onu okula göndermişti, arkadaşlarıyla oynamasını sağlamıştı, ailesiyle tartışmasına bile şahit olmuştu ama işte işler öyle bir noktaya gelmişti ki çizerimiz bataklığa saplanmış gibi hareket edemiyor, olayı çizime dökemiyordu bir türlü.

Çöp adamımızın birçok çöp kızla sevgi bağı olmuş, bunların çoğuyla el ele tutuşup parklara, pikniklere bile gitmişti, hatta birçok macerada küçük kırmızı kalplerle dolu çizimler yapmıştı çizerimiz ama şimdi çöp adamımız aşk acısı çekiyordu ve çizerimiz bunu bir türlü çizemiyordu.

Aslına bakılırsa çizemeyeceği bir olay değildi bu, kırık bir kalple ya da somurtan suratlarla basitçe çizebilirdi bu durumu ama onun istediği bu değildi, gerçekten bu kırk yıllık arkadaşının acısını okuyucuya bütün gerçekliğiyle hissettirmek istiyordu.

Önce çöp adamı çizdi büyük bir özenle, kâğıtta yalnız başına ve üzgün duruyordu, eline bir sigara ve yanına yerlere devrilmiş alkol şişeleri çizdi. Başını kaldırıp uzaktan çizdiğine bakınca, çok basit olduğunun farkına vardı ve kâğıdı buruşturup odanın bir köşesine fırlattı. Bu hareketi karşısında sakinliğe alışmış olan evin miskin kedisi birden irkildi ve rahat bir uykuya dalmak için kuyruğunu sallaya sallaya mutfağa doğru yola koyuldu.

Derin bir nefes aldı çizerimiz ve önüne bembeyaz bir kâğıt daha aldı. Düşünceler kafasında o kadar değişik yerlere gidiyordu ki, bir türlü kafasını toplayamıyordu. Aşk acısı nasıl çizilebilirdi ki? Ama sahte acılardan değildi onun istediği, gerçekte yaşanan acıyı işlemek istiyordu çiziminde. Bu sefer çöp kızı çizdi önce, eskisi kadar bakımlı görünmüyordu kızımız, biraz kendini salmış, hayattan bezmiş bir hali vardı. Kâğıdın diğer ucuna da çöp adamı çizdi bir çırpıda. Şimdi asıl mesele kâğıdın ortasına olayı anlatan bir şeyler çizmekti. Ama ne çizebilirdi ki?

Kader yüzünden ayrıldıklarını, imkânsız bir aşka tutulduklarını, birleşmeyi ne kadar çok istediklerini ama bunun mümkün olmadığını nasıl çizebilirdi ki? Çizemediği tek kavramın kader olduğunu anlıyordu yavaş yavaş.

Kâğıdı bir çırpıda buruşturup diğerinin yanına fırlattı. Artık kabullenmişti, hayatı boyunca her şeyi çizmeyi başarmıştı ama işte bunu başaramıyordu. Kafasını ellerinin arasına aldı ve dirseklerini masaya dayadı. Bu şekilde uzun bir süre durduktan sonra tekrar kâğıt kalemi aldı önüne ve çizmeye başladı.

Çoğu zamanki gibi mutlu ve aşk dolu bir tablo çizdi ve masanın başından kalkıp derin düşüncelere daldı.

Aslında durum gayet açık. Acıyı çeken her ne kadar çöp adamla çöp kız gibi görünse de, gerçekte bu aşk acısını çeken çizerimizdir. Kendi duygularını, içinde kopan fırtınaları diğer insanlara anlatmak istemekten başka bir amacı yoktur. Bütün denemelere rağmen bunu başaramamış olması da ona aşk acısının asla anlatılamayacağını ve sadece yaşanabileceğini çok iyi bir şekilde anlatmıştır.

Bu mantıkla düşünmeye devam edersek, çöp adama kendi acısını yükleyen kahramanımıza da bu acıyı yükleyen bir başkası vardır ve o da bu hikayenin yazarıdır.

Gelelim kıssadan hisseye. Yazarların yazı yazmaları, kendi duygularını en iyi aktarma biçimidir ve her yazar hikayesinde bir parça da olsa kendi hayatını yaşar… Ama gene de değişmez bir gerçek varsa o da aşk acısının anlatılmaz, yaşanır olmasıdır…

Ne çok kahve telvesi kalmış ömrün ucunda...

Ne çok kahve telvesi kalmış ömrün ucunda...


İsmin çağladı bir erguvan zamanı. Bir kış gecesiydi, yüreğimizde sevda yanığı. En çok kandırdığımız kendimizdi o yıllar, en çok sevdiğimiz ise yanmış sütün kaymağı...

Ne çok zaman geçmiş meğer ''öyleydi'', ''yapardık'', ''severdik'' ile biten cümleleri kurmaya çabalayıpta birden kendini anıların seyrine dalarken gördüğünde... Meğer di-li geçmiş zaman ne çok kulak çınlatırmış dilbilgisinde. Ne çok kahve telvesi kalmış ömrün ucunda, kırk yılını doldurmamış. Meğer hayat ne çok ''meğer''li cümleler kurdurturmuş insana.

Tütsülesem günlerin acısını, yüreğime batmaktan vazgeçer mi? Bunca yıl sonra bülbül gülden başka bir yar seçer mi?

Üflesem odamı aydınlatan ateş zerreciklerini, bana kalan yalnızlığım olacak. Ömrün tiyatrosu seyircisiz geçmiyor. Kah ağlatıyor oynayanlarla beraber izleyenlerini, kah güldürüyor. Ama öyle bir sahne ki hayat, şerefle terkedersen seni ayakta alkışlatıyor. Gerisi yattığın yerden kimseye hissettirmeden senin için göz yaşı dökenleri selamlamak ve kapanan perdeler...

Özeti bu hayatın, insanı ön plana çıkartır ama hayat hep kendini erteler....


Elif SEZGİN

Gözlerine Değdiğim Yerdedir Hayat

Gözlerine Değdiğim Yerdedir Hayat

Ceylan bakışlı yetim bir sevdadır dağlarda. Nur''lar içinde uyuyan avcıya aşık tek yürek belki de... En tatlı sesidir imkansız bestelerin ve aşk için alınan her nefes dağ yollarında bir seherdir. Kısa vadeli ölgün bir hayata inat, doyasıya yaşamaktır tek arzusu.

Cesurdur ceylan bakışlı sevda, bir o kadar da yalnız. Avcının ellerinde sunulan ölüme aşıktır. Kim bilir kaç sevda canını bırakmıştır namlunun ucuna... Her göz göze gelişlerinde ölümü unutur, o gözlerde kaç kişinin kendini bulduğunu düşünür yetim ceylan. Dualar eder, vuslat zamanına adar tüm sevdalı gülleri. Tek silahı suskunluktur, haykırır sessizliğiyle ve onulmaz dertlere vurulur gönülden.

Kaçsa gidemez, gitse de bitemez bir sevdadır yürekte. Tatlı huzuruyla ne düşler emzirir ürperten karanlıklarda. Uzun düş seferlerine çıkarken gönül, gözlerinde kalan umutlarıyla uyur ceylan her gece. Usul usul güller kanar her nefeste ve imkansız bir dilek gerçek olur. Ceylanın gözlerinde bir kız vardır. Ay düşen saçları geceye uzanır. Ciğerine dolan sevda ve bedenindeki ruh yetim ceylandır. Lakin güzel bir kıza dönüşmüştür bedeni. Sabah uyandığında şaşırmıştır, ceylan bakışlı nazende bir sevda olur ve rüzgara bırakır özlemli saçlarını.

Sorar yürek:
- Bugün günlerden ne ?
- Sevda...

Günlerden sevdadır... Çılgın bir rüzgarla savrulur sararan yapraklar, suçlu değildir gözler birbirine değdiğinde. Sevdalı nağmelerle sarılır bedenler, son nefesini vermeye razıdır beste boylu ceylan bakışlı güzel. Namlunun ucundaki ölümü beklerken, hayatı yudumlar avcının avuç içlerinden. Zaman gibi sessizce sarılırlar birbirlerine, mutlulukla aydınlanır yüzleri. Lakin kısa sürer bu mutluluk, buz kesen ellerde tutulmayan bir yemindir, bir avuç küldür gönülde savrulan, yamalı bir sevdadır yaşanan ve bir mazidir nur içinde haykıran.

Sorar yine yürek:
- Bugün günlerden ne ?
- Sevda... Belki de veda... Zamansız bir elveda...

Sıcak bir Eylül akarken gözlerinden, gün sevdadır, gün vedadır... Tek suçludur Eylül, o çağırmıştır sevda sancılarını ve bitmeyecektir. Aralık kapıları kapanırken günlerin yüzüne, yeni merhabalar kucaklanır acımadan... Bunu sezer yürek ve kırılır aynalardaki gülümseyişe. Yalnız dillerde kraliçedir ceylan bakışlı sultan... Bir kez daha anlar ki aşk yoktur. Bir suret asılıdır yürekte, acıtan. Her nefeste yaş****** aslı yoktur.

Güller, sakınır sevdalı gülüşlere dokunmaya. Yaşanmayan avcı bir ömür vururken gözbebeklerine, üşür elleri beste boylu nazendenin... Yürek okunmamış bir kitaptır, hiç açılmadan rafa kaldırılır. Bilinmese de kıymeti, yıkılmaz bir sözle, gücenmez... Kırgındır Eylül''e lakin kızamaz bir türlü... Gecelerin deminde Eylül, bir parçasıdır sonbaharın ve sonbahar tebessüm eden sevdanın en tatlı mevsimidir.

Sırtındaki bıçaklarla yalnızlığın sağır yoluna devam eder sevda. Kendi gibi bir yürek yoktur. Sultanı olamamıştır, gökkuşağı dolayamamıştır beline, aşka aşık hasretlere sarılmıştır biçare. İhanetle süslenmiş ayrılıklara gülümser gamzeleri.
"Olsun" der "Olsun, zamanla unutulur."

Rüzgarla savrulup gider uzaklara ki zaten hiç yakın olmamıştır aşkın yakamozlu efsane mehtabına. Zaman dolmuştur. Gitmelere itilmiş yüreğini toplar ve hiç bitmeyen Eylül''e döner hazan. Geriye ne kalmıştır, sararmış yaprakların dışında...Yaralı bir kalpten arta kalan herşey anlamsızdır. Atılır, satılır, kıyılır, bomboştur şarkılar... Ne emeklerle göğe serilen yıldızlar saçlarına dökülmüştür. Göz pınarları çağlamış, yürek çöllenmiştir artık. Kesin dönüş yollarında deliliktir hala sevmek, dilindeki nakaratla haykıran yürek kendine varmak üzeredir.

Bilmez günlerden nedir...
Bir soru cevap bulur hazin hazin

- Ey sevda, söyle hayat nerdedir ?

"Hayat Gözlerine değdiğim yerdedir"

Ayşegül TEZCAN

3 Ağustos 2009 Pazartesi

12:34:56/7/8/9 Yüzyılda bir yaşanan rakamlar



Önümüzdeki hafta Cuma günü belkide hayatımızda bir sefer karşılacağınız bir ana tanıklık edecekmişiz.

Göz açıp kapanıncaya kadar geçecek olan bu zaman diliminde artan değerlerle saat ve tarihler arka arkaya sıralanacakmış..

Büyük ihtimal geçtimi, saat kaç ,noldu kaçırdım mı derkene olay çoktan yaşanmış ve bitmiş olacak :P

En son 8 temmuz 19o9'da meydana gelmiş bu olay.O zamandan bu zamana bu anı yaşayan kalmadığı kanaatinde oldugum için önümüzde ki yüz yıl boyunca hava atacak bi fırsat elinize geçmesini istiyorsanız gözünü aman ayarmayın saatten :D


12:34:53, 12:34:54, 12:34:55, tek tek sayın aman kaçmasın dk'lar 12:34:56 dedin mi tamamdır.. önümüzde ki 1oo yıl hava atabilirsiniz..Çocuklarınıza torunlarınıza ben gördüm O An'ı tarih ve saat artan degerlerle sıralanmıştı..1,2,3,4,5,6,7,8,9.. vay bee ne andı.. Deyip kahraman edasında iç çekebilirsiniz.

Nette bu konu hakkında o kadar konuya denk geldim ki , hani o anı görmek için aman gözünüzü ayırmayın,aman şunu yapın, aman böle aman şöle..Bir sürü şeyler yazılmış..

Yahu görsem ne olacak görmesem ne olacak.. Niye bazı şeyleri böle abartıp, tarihselleştiririz anlamam..

12:34:56 Öğlen uykusunda olacagım ben arkadaş o saatte.. hiç kalkıpta saat takip edemem..

He ben takip ederim ,bakmak isterim dersenizde saati budur..Kaçırırsanızda üzülmeyin.

'1' rakamı takıntısı olanlarda 2011'de benzer bi olaya daha denk gelebilecekmiş
Bir saniye sürecek olan bu olayın tarihi ise 11:11:11/11/11/11

Aman Ayırmayın Gözünüzü.. :)

SaydeK..