11-12-13
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?
Çığlık sesi derinlerden vuruyor iç içe geçmiş düşlerime.
Uzun yürüyüşlerin bacaklarımda bıraktığı izlerden biliyorum, düşüncelerin arasına sıkıştırdığım onca sancıyı...
Sığındığım yolların düz beyaz çizgilerini çoktan unuttum...
Kurduğum saatlerin hiçbirisi sayısal basamaklardan öteye gitmiyor...
Söylesene ışık, nereye sakladın kendini benden habersiz?
O karanlık günlerin ayaza kesmiş devinimlerinde, sırtımda tuttuğum keskin soğuğun titreyişinde fark ettirmeden gelip kurulurken sıcaklığınla, şimdi sen de büyük bir özlemin içerisine hapsettin beni öyle mi?
...
Cevapsızlığın mı yoksa cevapsızlığım mı korkutur beni en çok?
...
Birbirini tekrar eden günlerin yoklaması yapılırken, hep aynı tanıdık yerde uzaklara dalıyorum.
Ağaç dallarının üzerinde oturan çocukluğumun yaramaz bakışlarında saklıyorum geleceği... On bir yaşımın taze hayallerini...
...ve şimdi öğrenmek istiyorum, hangi sokağımdan arta kaldı bu cevapsızlık...
Kapıların kapandığı ve açıldığı herhangi bir an arasında sıkışıp kaldı bir şeyler...
'' Bir kelebeği incitmeden dokunmalı sevdaya.''
Büyüyen yanımın acımasız kavşaklarında, içimde beslediğim diğer yarımı yıpratmadan benime değen madalyonun rahatlığında salıvermeliyim düşleri...
Aç pencereni....
Kesintili bir şehir yolculuğunda başlar heyecanın kalp atışları çoğu zaman. Hangi damardan gelir aşkın çağlayanı bilinmez..
Bir beyaz sayfada çoğaltacakken kördüğüm düş çıkmazlarını, gözler yumuluncaya kadar geçip gider çatallaşmış yüreklerin çarpıntısı...
Konaklığı her geçen gün biraz daha artar geleceğin, ucundan tutturduğumuz yüreğimizdeki bekleyişi...
Sevda taşar can döşek uzandığımız karyola gıcırtılarında... Bir yol dönüşür içimizdeki nehirin içinde...
Ayrılık gelip çatsa da bakışlarımıza, dönüşün çanlarına takılıp kalır ömrümüz...
Yakınlar uzak oldu, yâr adını yudumlarken yağmurlardan...
Sen ; İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Bak işte uykuna uzanıyorum yine bir yerlerden... Sen gittin ben kaldım gece yarısı sayfalarında. Aklından neler geçer bilinmez...
Mumları söndürdüm..
Düğmeye bastım...
Bir son bahar sayfasının köşeli yerlerinden doldurmaya başladım...
Balık desenli bardağımın dibinde suyla karışık vitamin özlemleri. Her yudumda minik bir tebessümü ıslatıyorum...
Gecelerde altı yakılıp sabaha kadar ısıtılan hüzün çamaşırları artık ne kadar da azaldı gelişinle, farkında mısın?
Zamanla, geride bıraktığımız yokoluşlara bir yenisi daha ekleniyor... iyi tarafından noktaladım bir önceki anlamı...
Göz kenarlarıma yerleşen makyajın siyah parçalarından, bir sürme de yüreğime çekiyorum...
Yansın... Kalbim de yansın, içimdeki sevda da...
...........ve bir tek seninle yansın.....
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İstanbul... Kırar dizlerini denize karşı duranların...
Kim kaldı dumanı üzerinde çay sohbetlerinden...Yıllar, tozlarını eteklerine bırakmış bütün bedenlerin...
Hangi düş yeşerir oyuncakların avuçlardaki sıcaklığı kadar ?
..........ve bir sabah kim koklar tendeki aşkı...
İs kokuyor şimdi odaların zifiri karanlığı ve dokununca başlıyor içimizdeki kalabalığın nefessiz haykırışları...
Usulca, kimsesiz bir köşeye sıkıştırdığımız kalıntılarımızı, yorgan altı kuytu bir sayfada terk edip gidiyor gece...
Düşlerin koynuna girmenin belki de tam zamanı...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Sevimli yanak izlerinden ansızın ayrıldım saatler önce...
Hoşçakal demeden uyuttum düşlerini... Ama olsun, birazdan bir yıldızın peşine takılıp sağ omzuna göz kırparım sessizce...
Uyandırmadan...
Sesinden yoksun geçen sızlanma eşiği...
Saat bilmem kaç... Aslına bakarsan önemli de değil... Zaman bir şekilde kendi aymazlığının peşinde zaten.
Bir yudum daha sıcak su ve işte günün öğünü tamamlanıyor ruhumda...
Geçmişin tozlarından, yaraların işgal ettiği bedensel bölgelerden aşağıya doğru sürüklenmek istersen gel ve gözlerime bak ?
Biliyorum orası yeterli. Sana ve an içinde bana dokunan iklim geçişleri derimi soyup geçiyor... Acıya ramak bile yok...
Burası sıcakla soğuğun aynı anda çarpıştığı adı sanı olmayan bir bölge... Gir ve otur...
Sus...
Sana söylediklerimi dinlemedin bile!! Oysa elbiseme sinen kokunun yol ayrımında, üzerimden yok oluşunun resmi güncesini okuyacaktım sana...
Kaldırımlar delik deşik...
Son bahar akşamları nicedir koynumda uyuyor...
Bir hatıraya meyletmeyeli de ne çok zaman geçmiş...
Bardakta tek damla su...
Geri kalanını derin bir vadide, yağmurlu bir gecede terk ettim...
İki ucundan tutuşturup gün değişimlerini, yarım kalan uykunun sızlanmasında bocalıyorum uyumakla uyumamak arasında...
Göz kapaklarıma bulaşan bu ağırlık da neyin nesi?
Gece yarısı trenine bineli epey olmuş... Yolcularımdan birisi eksik... Hay Allah!! Oysa saymıştım...
Demek yine sayısal çentiklerin gözlerimi sıyırıp geçmesine izin vermişim...
Yoğun dikkatsizlik kulvarlarında sabahladım gece boyunca.
Defter aralasına sıkıştırdığım ufak tefek kağıt parçalarından medet ummak da boşuna...
Kaybolan, gözden kaçan her ne olursa olsun, kendisini bir şekilde saklamayı iyi beceriyor...
Uykudayım... Ya da uykudaydım...
Ufak tefek eklerin yaşama bodozlama girişinden midir nedir, geçişlilik halinde kalıverdim...
Orası neresi mi?
Arada derede yerlerden birisi işte..
Ben kurcalamadım; siz de kurcalamayın...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Hiçbir kanalda yok aradığım şarkının sözleri... Parmaklarımın uzandığı yerden ağır ağır çekiyorum soluğunu içime...
Bir tek, siyah kilitin ardında bıraktıklarını incitmeden saklıyorum, yavaşça...
Müzik biterse bir tek senden sorulacaktır notaların örselenmişliği, bilesin...
Sigaramın halkalarından geçecek dileklerin, yanağıma bıraktığı tebessümden akıyorum bir ömre...
Ortak merdivenlerin ortak kapılarından geçeceğimiz o günün, ayıkladığım onca düşüncenin ulaşacağı öze kapanıyor gözlerim...
Az sonra uzanacağım. Hemen oraya, kollarının altından sağ omzuna yaklaşan aralığa...
Ve sonra bir günü daha eksilteceğim başbaşa...
Battaniyenin bedenini saran sıcaklığında kaleme aldım düşlerimi, sakın uyanma ...
Mekânım sel oldu, göz yaşımdan artığım...
Saçlarıma değen soğuk kış rüzgarlarının ellerimden aşan yırtıcılığı...
Mevsimlerin körebe savruluşları...
Yatağına sığmayan sular gibiyim sensizlikte. Ha fırtına çıkmış, ha ortalığı sel basmış.. İkisi de yollarımı kesiyor...
"Bir sabah..." bacaklarıma çöreklenen sızının gitmekle kalmak arasındaki o narin ayrımının, ayrılığın adımsızlığında, uykudan uyandı aŞk.
İstanbul, rüzgâr sesi ve yağmur damlalarıyla meşk içinde karanlıktan çıkarırken gövdesini, doğruldu bedenim yolculuğa...
Bakışlarının kenetlendiği yerde doğmayacak sözcükler sıralandı dilimin ucunda.
"Gitme" diyecektin; bense gözlerimi teslim edecektim oracıkta gözlerinden de derine bir yerlere.
" Benim hiç anahtarım olmadı sıcak kavuşmaların kapısını açan. Zili çalmadan geldiğimi anlayan ayak sesleri, hiç olmadı...
Varsa yoksa kendi yalnızlığımı açtım tanıdık kapı numaralarında..."
"Sarıldık..." saniyelerin hızına yakışır bir aceleyle. Ne ben seni ne de sen beni hissettin.
Dışımızdan geçen gemilerin seyrinde salındı durdu içimizden geçenler...
İçim...
İşte en çok o seni kuşatıyor yokluğunda...
İçim...
Bir tek o anlıyor sessizliğimi yüreğinde, huzur dolu...
İçim ; İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Oturduğum otobüsün sabah soğuğunda kalmışlığı bir yana, koşar adımlarla gidiyordun yorgunluğuna.
Bir an kendimi dışarı atsam, bir valizle koca bir geçmişi devirebilecek gücüm olacaktı...
Gücü bulamamaktan değil de; bu defa "Biraz daha beklememiz gerekiyor" cümlen bıraktı beni oracıkta.
"Bir fincan orta şekerli kahve arsızlığında dolana dolana tutunuyorum hayatına...
Tadın hiç kaybolmasın sevdiğim..."
Kara yazmasın geçen günlerin ayrılıkları... Yürekleri daha da sarmalı şimdi bileğimize...
Perişanlığın yakamıza bulaşan serzenişinden alı koyup bedeni, ilk günaydınlara doğurgan sevinçleri büyütmeli...
Zülfün dokunuşlarına yasladığın gibi sevdanı, bağla ömrümü ömrüne...
" Feryat figan söyledim yanağımdan süzülen yaşlara türkümü. Aktıkça saf bir sevinin nehrinden aşağıya, özümden büyüttüm seni..."
Gece savruluyor taş sokakların gürültülü ayak seslerinden...
Devr-i matem sökülüyor kalbime değen ellerinle...
Gel, sessizliğinle kalsan da;
Gel bak, özlem yine kendi kendisini müjdeliyor yorgun bedenimde...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Belki bir akdeniz esintisinde sepete giren sözcüklerin sıcaklığında, belki de egenin dolunaya terk ettiği gece yarısının ıslak kumsalında, dizelerimdeydin...
İçimin her katmanından teker teker seni döktüm yaprak sayfalarıma..
Hiç beklenmedik demir örgüler arasından gülümsedi aşk...
Beni en çok sen güldürdün...
Takvimlerin senli günleri...
Biliyor musun, ben en çok çiziği yüreğime attım senli günlere yaklaşmak için...
Ve bir tek sen acıtmadın yaralarıma dokununca...
Şimdi şimdi içimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Her şeyden bağımsız, küçük ellerimin ani bastıran yağmur gibi titremesinden uzak tuttum merdiven altında rastladığım aşkımı...
Sen benim en güzel sığınağımsın...
" - Uyuma sevdiğim."
" - Kalk yatağına yatır düşlerini, üşüteceksin.."
Birdenbire açıldı gözlerim sabah beyazlığında...
Adımların kayganlığı, ruhun geçişleri, sayısını bazen benim bile anımsamakta güçlük çektiğim, yoldan çıkışlar...
Yeni gün kendi devinimi içerisinde kabuğunu soyarken, saklı bir tebessüme sığındım bu sabah...
Her zamanki telaşlar, koşuşturmacanın içinde asılmış onlarca surat, gülümsemeyi cebin derinliklerine hapsetmiş gözler...
Bazen dondurucu soğukların yanından bile geçemeyeceği titremeler sarıyor bedenimi...
Sarındığım şalımın sıcaklığı da olmasa...
Kendi nefesimden ve kokumdan...
Göz ucuma takılan sonlu karakterlerin çaresizliğinden...
Saatte bir yudumladığım, bir fincan sıcak suyun çözünürlüğünden...
....Ve geceden damarlarıma doldurduğum düş sancılarından süzme bir not kıvırması düştü sessizliğin bol açılı görüntüsüne...
Acaba yarın hangi çukurun içinden çıkarsam ayaklarımı????
İnceden...
Gelip yerleştiği yeri çok da fazla düşünmeden, düşün içinden; düşe dokunarak...
Yâr kokusu düşmüyor kağıtlardan...
Ama sen ; İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Yar kokusu düşmüyor kagıtlardan...
Bahar ın incelen yerlerinden kopup gelen kayıp bir dizenin, sıradışı bakışlarıyım ben..
Ne önsözüm ne de sona yakışacak bir son sözüm var...
Olup biten kargaşanın tam ortasında salınan bir rüzgar gibi dokunuyorum açık yaralarıma.
Bir ses...
İç koridorlarımın kuytu bir bölmesinden çıkıp dışımda gülümsemeye dönüşen...
Bir tat...
O uzun yolda, üzerini örten sayısız başkalaşımlara karşı direnen ve kendisini koruyabilen..
ve bir çekim...
birlikteliğin böylesine sağlanabildiği...
Koşuyorum...
Soluksuz kalana ve ter damlacıklarının tenimde kristalleşerek, buğulu özlemlerimin canını acıtacak kadar...
Sürekli tırmandığım hayallerimin yokuşunda, küçücük sinyallerin canıma can olduğu noktada başlıyor mücadelem..
Yıllardan sonra açılan kapının ardından, bembeyaz ışıkla kaplı tünelin sonunda sıcaklığını hissedebiliyorum..
'' Tıpkı ilk geldiğin ağustos sıcağı gibi...''
Kelimelerin beline dolanıp birkaç paylaşımı atkı niyetine boynuma dolayıp huzurla terk etmek istiyorum bu şehri...
''Ayaklarıma batan yüzlerce dikenin içerisinden, bir tek seninle yürümek istiyorum kum tanelerinin üzerinde sevdiğim...''
Belki de siyah bir aşkın beyaz öyküleri olacağız -ki siyah huzurudur bakışlarının...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Ayrı şehirlerin aynı yüreği ortaklaşa çizen elleriyiz seninle..
Yolumda yanımda ol
Bir hendekten atlar gibi zaman çuvalının delik köşesinden sızıyorum gözlerine.. Kayıp bir melodiyim...
Çizgilerin üzerine düşen notalar, artık anlatmıyor sessizliğimi.
Es yok...
Küçük kara deliklerden inleyen sözler yerine, yer yer bastırılmışlığın öyküsü dökülüyor..
Ben nerede düştüm içine?
Haykıran cümlelerdeki acı tat genzimi yakıyor.
Tam öksürecek gibi oluyorum, içimde dalgalanan her neyse "dur!" diyor ve ben öylece kalakalıyorum dilimin ucunda...
Gecenin akorları bozulmuş, düzen tutmuyor bu mevsimde...
''Ben eylüle yakışır bir anlam bırakmıştım oysaki çizgili defterinin hemen baş ucuna...''
Anlam, nerede anlamsızlaştı, çözemiyorum?!
Sen yinede ; İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Kulağıma usul usul üflenen ney sesinin sarhoşluğunda ve eski albümlerin ifadesiz bakışlarında, bir kez daha devriliyor yaşam...
Bu gece kendimden çok uzakta, hiç tanımadığım bir bedenin düşüncelerinde konaklamak istedim.
''Ben bu düşünceyi kandıracak kadar büyümedim...''
Ya da ellerime dönüp baktığımda, eğilen bir çizginin yalnızlığına boyun eğmeyi, ben seçmedim...
Şimdi kemiklerime dokunan ince sözlerinin, ruhuma yaslandığı yerdeyim.. Orada bağırıp çağıran hiç kimse yok, ayak seslerime...
Portakalın kabuklarının soyarsan keskin bir koku yarleşir havaya.
Üfle az sonra geçecek yada geçebilme ihtimali tahmin ettiğinden bile daha fazla belkide pencereden kafamı uzatsam bu karda kıyamette gerçekten hasta olurum.
Sayılar roma rakamının çerçeveli atlası, tek sayılarda hüküm süren bencil bir anlatı.
Yok yok bu gece dermansız yanlarımı kagıda asıp kurutacağım.
Hem sadece altı üstü sag işaret parmağıma sıkışan bir sogukluğu ısıtmak zorunda kalırım hepsi bu.
'' Sol elim nedense daima sıcak...''
'' İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?...
Kahraman TAZEOGLU
kahraman tazeoglu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahraman tazeoglu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Temmuz 2009 Perşembe
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ? |5|
Anlatılmaz olunca düşünceye çöreklenen sevda kıpırtıları, içim sığmaz olur benim...
Sığmıyorum...
Bir bulut gözlerimde dolanıp duruyor aylardır... Ne sis sarıyor etrafını, ne de başka bir şey...
Terkisine alıp göz yaşlarımı, savrulup gidiyor yüzümdeki çizgiler arasında...
Biliyor musun, sana dair ıslaklığımı seviyorum... Kırmızı bir çerçeveye aldım dökülüp gidenleri.
Çarptıkça her köşesine çerçevenin, sana uzanıyorum. Orası huzur, orası şevkât, hissediyorum...
Günlerdir çoğalan bir hızla derinsuya adanıyor içimdeki damarlar.
Gelecek birgünün endişesinden çok, umudu gelip yerleşiveriyor seninle yaşadığım ortak gecelerime...
Gel ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yârim...
Alyuvarlarında saklı bir taneyim ben...
Bölündükçe sana akarım...
Başlayınca gecenin tıkırtıları, yarına bilet keser düşlerim...
Ayrılık çatısında gizli kavuşmalar yaşar ömür... Görülmemiş anların, görülecek düşleri, gelir kurulur dudak kenarlarıma..
Aynadaki yansımama takılır ve sonra içimde oluşan sevincin konukluğunu izlerim uzun bir süre.
Uzun sürsün derim ve yanyanalık hep bizimle dursun, yanıbaşımızda...
Şakası yapılan oyunlar yaşandı. Göz ucuyla diğerlerinin saklandığı yerleri söyleyen ilk sobenin kızgınlığında...
"Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe" denince bitmiyordu ki oyun...
Bir mızıkçı ya da gönüllü bir şekilde yakalanan daima oluyordu.
Oyun içinde oyun...
Saflığın yaşamın diğer değişkenleriyle yer değiştirdiği anlar... Türlü gayretler içinde, savunmayı yaran hızlı ataklar....
Kim başlattıysa, suçlu O...
Belki de...
Netliği nereye çökerttik ve hangi enkazın altından göz kırpar gibi bakakaldık bugüne?
Bugün...
Kolay bir darbeyle ayrışacak kadar zayıf, anlamı çarpacak kadar güçlü...
Birazdan sarılınca yastığa, yine çukurlaşacak bir yanım. Aradığımda bulamayacağım mızmızlanan yıllarımı...
Hiçbir şey yerli yerinde durmuyor ki!
Acaba sabun parçacıkları mı koysam tıkırtıların arasına, ne dersiniz?
Belki de gece pirelenmiştir...
İkna denizleri... Kulaç atmakla bitmiyor ki...
Çoğu zaman beyinde başlayıp bacaklara doğru yayılan bir stresle başlıyor kemirmeye içimi...
Hangi yolun başında dursam da çıkışı bulabilirim diye dolanıp duruyorum.
Sen yinede ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Bak işte, tam şuradan dalarsan yüreğime, gamzelerine yol açılacak biliyorsun...
Hadi... Biraz daha denersen kıvrımlarında dolaşacağım adım adım...
Dayan...
Gamzen geldi gelecek...
Yeni bir yaşamın muştulayıcısı gülümseyişin...
Yüksek rakımlı yolların engebesi gibi derin ve sert... İçine doluyorum zamansız arayışlarımda...
Sen hiç durma gül olur mu?
Ateş (d)oldu bedenim...
Tere hapis tutsak an kırıntıları...
Otuz sekiz derecede dondu tüm kareler...
Uyandım...
Yanımdaydın...
Gülümse....
Ekseninde dolaştığım ayak izleri kime ait...?
Sabahın kör saatlerinde uykumu dürterek yerimden sıçratan, rüyaların kahramanı kim...?
Yine beli bükülüyor noktaların, ince bir çizgiyle...
İlmekten geçecek ölümün hazzı çarpıyor demirden kalbin duvarlarına...
Yol yakınken sırtını dön, acılarını alayım...
Gitme...
Yüzlerce metreden yüzüme vuran karanlığın sonu yok!!! Belki de ucu bucağı olmayan bir derinliğin kucağına dalmış gözlerim...
Bir taş atsan, yankısı duyulamayacak kadar uzak...
Yoklamak anlamsız...
Peki ya, oradaysan...???
....Bir adam görmüştüm...
Siyahtı, yoktu...
Kadın yaklaştı ona, bembeyaz bir öykü gibi duruyordu renksizliğin ortasında...
Kısa bir öykü yazabilirdi yazar; ama, ama vazgeçti...
...
............
Silsile halinde tutuşur gece...
Harflere dokunan yazar, kırar kalemi içinde...
gece siyah...
yazar-dı siyah...
kim yıktı katlanmış gemilerin hevesini dudaklarımda...?
suçlu kimse, eğilsin yokluğun ayak izinde...
Sen yinede ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Düşlerimin dansını, içinden geçen ilk ben'i yok etme sevdiğim...
Coşkusunda bir yürek...
Bekliyor... bekliyor... bekliyor...
Yaşamın süzdürülmüş bakışlarından alıntıladığı sesleri süzüyor süzgeçten her gece, her an ve daima...
Çocukluğumdan beri koşuyorum. Her durak sessiz bir çığlık oldu düşlerimde. Üşüyerek vardım gideceğim yerlere, belki ısınırım diye...
Olmadı...
Ya yanlış durakların yörüngesinde sıkışıp kaldım ya da yörüngesine girecek bir durak yoktu aslında...
Mevsimlerin koynunda yürüdüm... Ne sevmediğim kışın hükmü geçti ayaklarıma ne de geçiş mevsimlerinin hastalıklı seramonisi...
Diktim...
Duruşlarımda salınan saklı kızgınlığın yansıması vuruyordu duvarlarıma... Yalnızlıktan siniyordu dumanlar perdelere.
Şimdi saatler gün geçtikçe eğiliyor düşlerimin önünde...
Beklediğim, bir şehrin uzak bir yamacında, sarılacağı kollar için uykuya yatıyor, yarı uyanık...
Özlemin saati kurulu aylardır yanaklarımda...
Yarım yamalak gülümseyişimin demlenmeyişi bundan...
Sokaklarımdasın...
Girintili çıkıntılı dağlarımsın bulutların eksik olmadığı...
Yamaçlarında dolaşıyorum ve eteklerine konuyorum yağmurlarımla...
D
ü
ş
İçimdeki boşluğa ve orda ebedi uykunun huzuruna...
Damarlarımdan...
Geçit vermeyen yolların dar köşelerinden...
Suçlu sevilerin yaralı bekleyişlerinden...
Yürekten dökülen nemli sözlerin tesellisinde...
Akıyorum ey zaman...! Sana doğru...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Etrafın tozlu kalıntılarında sallanan bir kayık misali durgun bakışların... Dalıyorum her yerinden kaçışı olmayan derinliğe...
Kaçmıyorum...
Dinlendiğim öykümsün, seni koynumdan öteye nasıl atar derinsuyu sallayacak anneliğim...
Söyle, nasıl?
Yerden yere vuruldu yıllarca içimdeki mevsim...
Ne kışı bildim ne de yazı...
Tek mevsim yolculuğum vardı, adını benim bile bilemediğim, bilmediğim...
Kayıp anıların tortusunda devraldım ışığın tenime değen rengini...
Saf, berrak ve öylesine ben doluydu...
Bir sır gibi...
Ömrümden ömrüne açılacak binlerce kapıdan, tek bir kapı var yol aldığım... Canını canıma emanet ettiğin yerde duruyorum...
Akan yaşların duruluğunda taşıyorum içime ektiğin tohumları, zamansız şarkıların dillendirişi gibi kapanmış yolları...
Hasret taşırıyorum yüreğimden an be an...
Özlem kavşaklarını dönüyorum adım adım ve her adımda düş taşıyıcılığı yapıyorum...
Seninle aldığım nefeslerin tadı hiç olmadı sevdiğim...
Bilmiyorum...
Hayat bazen öyle küçük anlarda kuşatıyor ki dünyamı, ben bile ellerimin çocuksu kapanışlarına dayanamıyorum...
Kapanıyorum...
İçimdeki girdapların sayısını ezberlediğim, nice senem oldu şu yaşta... Bazı şeyler var ki gözlerimizden taşıyor geceye...
Hangi doğuma uyanıyoruz ve hangi düşlerin kucağında yatırıyoruz mayalı bekleyişlerimizi, kestiremiyorum...
Asıl daralan, bekleyişlerin boynumuza astığı o kalın ip...
Bizi çıkmaza sürükleyen...
Bir sigaraya bile dayanmıyor gecem, başım dönüyor...
Özleminin vurduğu kalbim içten içe çekiliyor sana...
Bil ki ben de varoluyorum, ölümün kucak açtığı bir hayatta, verdiğin o muhteşem tatla...
İnsan bazı duyguların eşiğinde, yaşamamışlık çıkmazında açmaza düşüveriyormuş, anladım...
Yıllarca taşıdığım sevgi damlaları bu defa beni vurdu...
Çiçek çiçek dokunuyorsun ömrüme, kendimi ertelediğim bir anda...
Ordasın... Yıldızlara boyun eğdiğin, ellerini sıkıca başında birleştirdiğin gecenin yalnız odasında...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Beklediğim...
Canıma bir ömür yoldaş olacak sevdiğim...Birgün daha yaşandı yollarında...
Ufak bir kız çocuğu göz kırpıyor yanaklarıma... İlk çığlığını duyuyorum derinlerden...
Su gibi... Suya dokunmak gibi...
Terk edip koca bir şehri bilinmezliğin içinde, yepyeni bir sayfa açmak gibi...
Kırmızı tokaları olsun annesinden saçlarına dokunan... Düşleri olsun yaprak yaprak gecelerime dokunan babası gibi...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Sevdim...
Birtek seni seçtim, tüm yaşanmışlıklar adına...
Adınla yatacağım bu gece uykuya...
Saatler kala paylaşacaklarımıza, gerçek yaşama ulaşmadan gri bir gökyüzü ellerimle sıyıracağım bu geceyi bulutların arasından...
Sesim...
Sesinin yankısı...
Her nerdeysen düşünde, senin yanına geliyorum sevdiğim..
Eğer buradaysan, senden başka bir yere gitmiyorum...
Yazgım, biraz da kanaması hayatın...
Hala kanayabildiğimi görebilmek belki de...
Güçsüz bırakmayacağını, ellerinle ömrüme her zaman dokunacağını ve seni ömrüm yettiğince seveceğimi biliyorum...
Sen sevdiğimsin...
Bil ki, her can alışında hayat, çeperlerini tekrar doğmak için tekmeliyorum..
günaydınım... narçiçeği-m ?
sevdiğim...
...
Son bahara ekiyoruz bir kızın eteklerindeki oyuncakları...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Bir hayat daha var bizi bekleyen...
Hadi aç kollarını uykudan önce...
Sancılı bekleyişlerimin baş ucunda bekleyen...
Kucağıma fısıltılı sözcükler saçıp uykuya dalan...
Başımı yastığa koyduğumda gecenin ninnisi derinsu'ya fısıldayan aşk:
" Devirdik işte günlerin üzerimize döktüğü bekleyişleri.
Zaman da tıkanıyormuş bak...
Varlığıma kucak açtığın anda, basamakları iniyor olacağım...
Peron no bu defa 34...
Kalbimin pencere kenarı..."
İnce bir delik...
Nasıl açıldığı veya nerede, nasıl meydana geldiği meçhûl...
Bildiğim tek şey var ki; o da bu deliğin ben daha çok küçükken içime açılıp terk edildiğim....
Sağ yanımda bir sevdanın yangını yatıyor... Güne vurmuş bedenini arındırıyor aralık uykularda... Kim bilir nerede şimdi...
Ellerinden başına düşen gölgenin sıcağındayım... Daha dün gece içimizden taşan alevleri temizliyordu İstanbul...
Bir sayfanın ömrümde bunca yer kaplaması ve beni yaşayacaklarımdan ertelemesi canımı sıkıyor...
Yapabilseydim...
Ya da yalnızca kokuma sahip çıkacağını kendime anlatabilseydim, hiç durmaz çıkardım merdivenlerden yukarı...
Bu gece yanaklarımda sessiz ve hassas bir bekleyiş var...
Üzgünüm...
Birazdan zaman dolacak...
Unutmadan yanımda getirdiklerimi, çıkmam lazım bir an önce...
Çıkarken sen ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İki adımda yollar bitiyor.. Basamaklardan yavaş yavaş çıkarken bir yaşam, geride kalan şehrin örtüsünü düşünmüyor bile insan...
Bir şehir ki yazgısında sakladığı geçmişinden sıyrılmamak adına peşini bırakmıyor adımlarımın...
Silinmiş, paramparça olmuş öyle çok ayrıntı var ki; tüm bunlara rağmen vazgeçmenin sokaklarında neden dolaşmıyor anlamak zor!
Hem zaten düşünce atlasında artık yer yok... Çoktan yola düştüm bile...
Film karelerini andırır bir şekilde yarı uykulu yarı uyanık geçiyorum doğanın değişen görüntülerini...
Böyle zamanlarda ruhumda açılan ipeksi şalın rüzgârına asıyorum boynumu...
Boğulacağım ana gelene kadar katledilecek öyle çok durak oluyor ki; belki de bu yüzden yumuşak bir rahatlığın koynuna teslim ediyorum geçmişimi...
Canımda eskisi gibi iğneli sancılar yaşanmıyor.. Tozları kaldırmanın veya içimdeki bütün mikroorganizmaları dışarı salıvermenin bir anlamı kalmadı artık.
Hepsi istemli bir şekilde dağıldıverdi. Diyorlar ki yıldız tozu var esintinin kimyasında... Sesler de boşluğun anaforunda kaybolup gitti...
Pencere kenarında süzülüyor göz yaşlarım...
Hesapsızca...
Pencereyi sıyırdım hayalimde ve elimi rüzgâra verdim... Sıcak bir iklimin kollarında hızla devireceğimi biliyordum kilometreleri...
Ara sıra arka koltuktan içime yayılan gitar sesi de eşlik ediyordu... Es verene kadar izledim... İlk mola...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Az kaldı diyerek tükettiğimiz saat çemberinin artık daha da daraldığını, içime yerleşen o sevimli heyecanla anlayabiliyordum...
Çocukların dillerine doladığı: "Yatacağız, kalkacağız sonra yanındayım" tekerlemesinden bir yudum daha aldıktan sonra, nikotinin ellerine bıraktım içimi...
Dağ havasının bol oksijeni ve içimdeki çelişkiyle beraber, birkaç adımda turladım otobüsün etrafını...
Mola bitti... ve sana yakınlaştığımın anonsu çınladı yüreğimde...
Okumaya hevesli başladığım kitabın sayfaları bir türlü bitmek bilmiyordu... Her meraklı çevirişten sonra göz ucuyla kontrol ediyordum levhaları...
Rakım yükseldikçe içimdeki kan basıncı da değişiyordu...
Bu sendin...
Sonra gözlerimi kapatmışım... farkında bile değilim... Açtığımda boğazın gri rengi çarpıyordu pencere kenarlarına...
İki adımda...
Yollar...
Özlemler...
Bekleyişin sırtına vurduğumuz yükler...
Her şey ama her şey iki adımda...
Kitap ilk defa yarım bir sayfa aralığında kapatıldı...
ve iki adımda çoktan kollarındaydım...Şiir gibi...
Kaldırımda ; kaldırımlarda öğütülür yalnızlığım...
Toza karışmış adımlarımın terkisinde, sazın gövdesinde inleyen bir yaşam gibi çırpınır sevdam...
Kimi zaman nefessizliğin geçit vermeyen duvarları arasında, kimi zamansa ard arda çekilen dumanın boğulmuşluğunda...
Can için yürüyorum.
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?
Sığmıyorum...
Bir bulut gözlerimde dolanıp duruyor aylardır... Ne sis sarıyor etrafını, ne de başka bir şey...
Terkisine alıp göz yaşlarımı, savrulup gidiyor yüzümdeki çizgiler arasında...
Biliyor musun, sana dair ıslaklığımı seviyorum... Kırmızı bir çerçeveye aldım dökülüp gidenleri.
Çarptıkça her köşesine çerçevenin, sana uzanıyorum. Orası huzur, orası şevkât, hissediyorum...
Günlerdir çoğalan bir hızla derinsuya adanıyor içimdeki damarlar.
Gelecek birgünün endişesinden çok, umudu gelip yerleşiveriyor seninle yaşadığım ortak gecelerime...
Gel ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yârim...
Alyuvarlarında saklı bir taneyim ben...
Bölündükçe sana akarım...
Başlayınca gecenin tıkırtıları, yarına bilet keser düşlerim...
Ayrılık çatısında gizli kavuşmalar yaşar ömür... Görülmemiş anların, görülecek düşleri, gelir kurulur dudak kenarlarıma..
Aynadaki yansımama takılır ve sonra içimde oluşan sevincin konukluğunu izlerim uzun bir süre.
Uzun sürsün derim ve yanyanalık hep bizimle dursun, yanıbaşımızda...
Şakası yapılan oyunlar yaşandı. Göz ucuyla diğerlerinin saklandığı yerleri söyleyen ilk sobenin kızgınlığında...
"Önüm arkam sağım solum sobe, saklanmayan ebe" denince bitmiyordu ki oyun...
Bir mızıkçı ya da gönüllü bir şekilde yakalanan daima oluyordu.
Oyun içinde oyun...
Saflığın yaşamın diğer değişkenleriyle yer değiştirdiği anlar... Türlü gayretler içinde, savunmayı yaran hızlı ataklar....
Kim başlattıysa, suçlu O...
Belki de...
Netliği nereye çökerttik ve hangi enkazın altından göz kırpar gibi bakakaldık bugüne?
Bugün...
Kolay bir darbeyle ayrışacak kadar zayıf, anlamı çarpacak kadar güçlü...
Birazdan sarılınca yastığa, yine çukurlaşacak bir yanım. Aradığımda bulamayacağım mızmızlanan yıllarımı...
Hiçbir şey yerli yerinde durmuyor ki!
Acaba sabun parçacıkları mı koysam tıkırtıların arasına, ne dersiniz?
Belki de gece pirelenmiştir...
İkna denizleri... Kulaç atmakla bitmiyor ki...
Çoğu zaman beyinde başlayıp bacaklara doğru yayılan bir stresle başlıyor kemirmeye içimi...
Hangi yolun başında dursam da çıkışı bulabilirim diye dolanıp duruyorum.
Sen yinede ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Bak işte, tam şuradan dalarsan yüreğime, gamzelerine yol açılacak biliyorsun...
Hadi... Biraz daha denersen kıvrımlarında dolaşacağım adım adım...
Dayan...
Gamzen geldi gelecek...
Yeni bir yaşamın muştulayıcısı gülümseyişin...
Yüksek rakımlı yolların engebesi gibi derin ve sert... İçine doluyorum zamansız arayışlarımda...
Sen hiç durma gül olur mu?
Ateş (d)oldu bedenim...
Tere hapis tutsak an kırıntıları...
Otuz sekiz derecede dondu tüm kareler...
Uyandım...
Yanımdaydın...
Gülümse....
Ekseninde dolaştığım ayak izleri kime ait...?
Sabahın kör saatlerinde uykumu dürterek yerimden sıçratan, rüyaların kahramanı kim...?
Yine beli bükülüyor noktaların, ince bir çizgiyle...
İlmekten geçecek ölümün hazzı çarpıyor demirden kalbin duvarlarına...
Yol yakınken sırtını dön, acılarını alayım...
Gitme...
Yüzlerce metreden yüzüme vuran karanlığın sonu yok!!! Belki de ucu bucağı olmayan bir derinliğin kucağına dalmış gözlerim...
Bir taş atsan, yankısı duyulamayacak kadar uzak...
Yoklamak anlamsız...
Peki ya, oradaysan...???
....Bir adam görmüştüm...
Siyahtı, yoktu...
Kadın yaklaştı ona, bembeyaz bir öykü gibi duruyordu renksizliğin ortasında...
Kısa bir öykü yazabilirdi yazar; ama, ama vazgeçti...
...
............
Silsile halinde tutuşur gece...
Harflere dokunan yazar, kırar kalemi içinde...
gece siyah...
yazar-dı siyah...
kim yıktı katlanmış gemilerin hevesini dudaklarımda...?
suçlu kimse, eğilsin yokluğun ayak izinde...
Sen yinede ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Düşlerimin dansını, içinden geçen ilk ben'i yok etme sevdiğim...
Coşkusunda bir yürek...
Bekliyor... bekliyor... bekliyor...
Yaşamın süzdürülmüş bakışlarından alıntıladığı sesleri süzüyor süzgeçten her gece, her an ve daima...
Çocukluğumdan beri koşuyorum. Her durak sessiz bir çığlık oldu düşlerimde. Üşüyerek vardım gideceğim yerlere, belki ısınırım diye...
Olmadı...
Ya yanlış durakların yörüngesinde sıkışıp kaldım ya da yörüngesine girecek bir durak yoktu aslında...
Mevsimlerin koynunda yürüdüm... Ne sevmediğim kışın hükmü geçti ayaklarıma ne de geçiş mevsimlerinin hastalıklı seramonisi...
Diktim...
Duruşlarımda salınan saklı kızgınlığın yansıması vuruyordu duvarlarıma... Yalnızlıktan siniyordu dumanlar perdelere.
Şimdi saatler gün geçtikçe eğiliyor düşlerimin önünde...
Beklediğim, bir şehrin uzak bir yamacında, sarılacağı kollar için uykuya yatıyor, yarı uyanık...
Özlemin saati kurulu aylardır yanaklarımda...
Yarım yamalak gülümseyişimin demlenmeyişi bundan...
Sokaklarımdasın...
Girintili çıkıntılı dağlarımsın bulutların eksik olmadığı...
Yamaçlarında dolaşıyorum ve eteklerine konuyorum yağmurlarımla...
D
ü
ş
İçimdeki boşluğa ve orda ebedi uykunun huzuruna...
Damarlarımdan...
Geçit vermeyen yolların dar köşelerinden...
Suçlu sevilerin yaralı bekleyişlerinden...
Yürekten dökülen nemli sözlerin tesellisinde...
Akıyorum ey zaman...! Sana doğru...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Etrafın tozlu kalıntılarında sallanan bir kayık misali durgun bakışların... Dalıyorum her yerinden kaçışı olmayan derinliğe...
Kaçmıyorum...
Dinlendiğim öykümsün, seni koynumdan öteye nasıl atar derinsuyu sallayacak anneliğim...
Söyle, nasıl?
Yerden yere vuruldu yıllarca içimdeki mevsim...
Ne kışı bildim ne de yazı...
Tek mevsim yolculuğum vardı, adını benim bile bilemediğim, bilmediğim...
Kayıp anıların tortusunda devraldım ışığın tenime değen rengini...
Saf, berrak ve öylesine ben doluydu...
Bir sır gibi...
Ömrümden ömrüne açılacak binlerce kapıdan, tek bir kapı var yol aldığım... Canını canıma emanet ettiğin yerde duruyorum...
Akan yaşların duruluğunda taşıyorum içime ektiğin tohumları, zamansız şarkıların dillendirişi gibi kapanmış yolları...
Hasret taşırıyorum yüreğimden an be an...
Özlem kavşaklarını dönüyorum adım adım ve her adımda düş taşıyıcılığı yapıyorum...
Seninle aldığım nefeslerin tadı hiç olmadı sevdiğim...
Bilmiyorum...
Hayat bazen öyle küçük anlarda kuşatıyor ki dünyamı, ben bile ellerimin çocuksu kapanışlarına dayanamıyorum...
Kapanıyorum...
İçimdeki girdapların sayısını ezberlediğim, nice senem oldu şu yaşta... Bazı şeyler var ki gözlerimizden taşıyor geceye...
Hangi doğuma uyanıyoruz ve hangi düşlerin kucağında yatırıyoruz mayalı bekleyişlerimizi, kestiremiyorum...
Asıl daralan, bekleyişlerin boynumuza astığı o kalın ip...
Bizi çıkmaza sürükleyen...
Bir sigaraya bile dayanmıyor gecem, başım dönüyor...
Özleminin vurduğu kalbim içten içe çekiliyor sana...
Bil ki ben de varoluyorum, ölümün kucak açtığı bir hayatta, verdiğin o muhteşem tatla...
İnsan bazı duyguların eşiğinde, yaşamamışlık çıkmazında açmaza düşüveriyormuş, anladım...
Yıllarca taşıdığım sevgi damlaları bu defa beni vurdu...
Çiçek çiçek dokunuyorsun ömrüme, kendimi ertelediğim bir anda...
Ordasın... Yıldızlara boyun eğdiğin, ellerini sıkıca başında birleştirdiğin gecenin yalnız odasında...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Beklediğim...
Canıma bir ömür yoldaş olacak sevdiğim...Birgün daha yaşandı yollarında...
Ufak bir kız çocuğu göz kırpıyor yanaklarıma... İlk çığlığını duyuyorum derinlerden...
Su gibi... Suya dokunmak gibi...
Terk edip koca bir şehri bilinmezliğin içinde, yepyeni bir sayfa açmak gibi...
Kırmızı tokaları olsun annesinden saçlarına dokunan... Düşleri olsun yaprak yaprak gecelerime dokunan babası gibi...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Sevdim...
Birtek seni seçtim, tüm yaşanmışlıklar adına...
Adınla yatacağım bu gece uykuya...
Saatler kala paylaşacaklarımıza, gerçek yaşama ulaşmadan gri bir gökyüzü ellerimle sıyıracağım bu geceyi bulutların arasından...
Sesim...
Sesinin yankısı...
Her nerdeysen düşünde, senin yanına geliyorum sevdiğim..
Eğer buradaysan, senden başka bir yere gitmiyorum...
Yazgım, biraz da kanaması hayatın...
Hala kanayabildiğimi görebilmek belki de...
Güçsüz bırakmayacağını, ellerinle ömrüme her zaman dokunacağını ve seni ömrüm yettiğince seveceğimi biliyorum...
Sen sevdiğimsin...
Bil ki, her can alışında hayat, çeperlerini tekrar doğmak için tekmeliyorum..
günaydınım... narçiçeği-m ?
sevdiğim...
...
Son bahara ekiyoruz bir kızın eteklerindeki oyuncakları...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Bir hayat daha var bizi bekleyen...
Hadi aç kollarını uykudan önce...
Sancılı bekleyişlerimin baş ucunda bekleyen...
Kucağıma fısıltılı sözcükler saçıp uykuya dalan...
Başımı yastığa koyduğumda gecenin ninnisi derinsu'ya fısıldayan aşk:
" Devirdik işte günlerin üzerimize döktüğü bekleyişleri.
Zaman da tıkanıyormuş bak...
Varlığıma kucak açtığın anda, basamakları iniyor olacağım...
Peron no bu defa 34...
Kalbimin pencere kenarı..."
İnce bir delik...
Nasıl açıldığı veya nerede, nasıl meydana geldiği meçhûl...
Bildiğim tek şey var ki; o da bu deliğin ben daha çok küçükken içime açılıp terk edildiğim....
Sağ yanımda bir sevdanın yangını yatıyor... Güne vurmuş bedenini arındırıyor aralık uykularda... Kim bilir nerede şimdi...
Ellerinden başına düşen gölgenin sıcağındayım... Daha dün gece içimizden taşan alevleri temizliyordu İstanbul...
Bir sayfanın ömrümde bunca yer kaplaması ve beni yaşayacaklarımdan ertelemesi canımı sıkıyor...
Yapabilseydim...
Ya da yalnızca kokuma sahip çıkacağını kendime anlatabilseydim, hiç durmaz çıkardım merdivenlerden yukarı...
Bu gece yanaklarımda sessiz ve hassas bir bekleyiş var...
Üzgünüm...
Birazdan zaman dolacak...
Unutmadan yanımda getirdiklerimi, çıkmam lazım bir an önce...
Çıkarken sen ; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İki adımda yollar bitiyor.. Basamaklardan yavaş yavaş çıkarken bir yaşam, geride kalan şehrin örtüsünü düşünmüyor bile insan...
Bir şehir ki yazgısında sakladığı geçmişinden sıyrılmamak adına peşini bırakmıyor adımlarımın...
Silinmiş, paramparça olmuş öyle çok ayrıntı var ki; tüm bunlara rağmen vazgeçmenin sokaklarında neden dolaşmıyor anlamak zor!
Hem zaten düşünce atlasında artık yer yok... Çoktan yola düştüm bile...
Film karelerini andırır bir şekilde yarı uykulu yarı uyanık geçiyorum doğanın değişen görüntülerini...
Böyle zamanlarda ruhumda açılan ipeksi şalın rüzgârına asıyorum boynumu...
Boğulacağım ana gelene kadar katledilecek öyle çok durak oluyor ki; belki de bu yüzden yumuşak bir rahatlığın koynuna teslim ediyorum geçmişimi...
Canımda eskisi gibi iğneli sancılar yaşanmıyor.. Tozları kaldırmanın veya içimdeki bütün mikroorganizmaları dışarı salıvermenin bir anlamı kalmadı artık.
Hepsi istemli bir şekilde dağıldıverdi. Diyorlar ki yıldız tozu var esintinin kimyasında... Sesler de boşluğun anaforunda kaybolup gitti...
Pencere kenarında süzülüyor göz yaşlarım...
Hesapsızca...
Pencereyi sıyırdım hayalimde ve elimi rüzgâra verdim... Sıcak bir iklimin kollarında hızla devireceğimi biliyordum kilometreleri...
Ara sıra arka koltuktan içime yayılan gitar sesi de eşlik ediyordu... Es verene kadar izledim... İlk mola...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Az kaldı diyerek tükettiğimiz saat çemberinin artık daha da daraldığını, içime yerleşen o sevimli heyecanla anlayabiliyordum...
Çocukların dillerine doladığı: "Yatacağız, kalkacağız sonra yanındayım" tekerlemesinden bir yudum daha aldıktan sonra, nikotinin ellerine bıraktım içimi...
Dağ havasının bol oksijeni ve içimdeki çelişkiyle beraber, birkaç adımda turladım otobüsün etrafını...
Mola bitti... ve sana yakınlaştığımın anonsu çınladı yüreğimde...
Okumaya hevesli başladığım kitabın sayfaları bir türlü bitmek bilmiyordu... Her meraklı çevirişten sonra göz ucuyla kontrol ediyordum levhaları...
Rakım yükseldikçe içimdeki kan basıncı da değişiyordu...
Bu sendin...
Sonra gözlerimi kapatmışım... farkında bile değilim... Açtığımda boğazın gri rengi çarpıyordu pencere kenarlarına...
İki adımda...
Yollar...
Özlemler...
Bekleyişin sırtına vurduğumuz yükler...
Her şey ama her şey iki adımda...
Kitap ilk defa yarım bir sayfa aralığında kapatıldı...
ve iki adımda çoktan kollarındaydım...Şiir gibi...
Kaldırımda ; kaldırımlarda öğütülür yalnızlığım...
Toza karışmış adımlarımın terkisinde, sazın gövdesinde inleyen bir yaşam gibi çırpınır sevdam...
Kimi zaman nefessizliğin geçit vermeyen duvarları arasında, kimi zamansa ard arda çekilen dumanın boğulmuşluğunda...
Can için yürüyorum.
İçimdeki boşluğa düş...Ben tutarım seni ?
Etiketler:
ask,
duygusal yazilar,
güzel yazi,
kahraman tazeoglu,
makale
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ? |4|
7-8-9-10
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biliyorsun…
Onun ışıltısını taşıyorum gözlerimde. Ağladığım zamanlarda onun varlığına tomurcuklanıyor damlalar yanakla…
Biliyorum, kahrediyorsun yokluğuma…Saçlarımın senden uzak rüzgâra teslim oluşuna, usulca omuzlarımdan bırakışıma…
Nefesini tut…
Bıraktığın, ve yeni bir nefese ihtiyaç duyduğun anda , ben çoktan yanında olmuş olacağım…
Karşı kıyıdan yükselen nameler ince ince raks ediyor senden uzak bu şehirde…
Attığın her ilmeği özenle saklıyorum…
Bilesin…
Sesinin yükseldiği yerde başlıyor şarkı...
Bir isim ve belki takma adlarda başlayan, düşlerle bezenmiş bir notasın içimde....
İlk ne zaman çağırdımsa yaşama ortak edeceğim coşkunu, işte o zaman başladı mırıldanmaya sessizliğim...
Mağaranın soğuk ve terli duvarlarından başladım saymaya günleri Birinci gün dolunay...
İKinci gün tarifsizlik...
Üçüncü gün bekleyiş...
Dördüncü gün merak...
Beşinci gün isyan...
Altıncı gün kaygı...
Yedinci gün not defteri...
........ve Sekizinci gün düş çarpışması.................
Şimdi düş kanatları kesin takılmıştır uykuna..
İzlemek...
ama uzaktan ama gözün değdiği noktadan...
İçime çarpıyorsa kanatların, varsın özlemin konuk olduğu bir odada inci tanen sana böyle baksın....
Kim bilir hangi deminde, alnına dayadığın elinin huzur bulduğu an...
ve sen şimdi hangi sis bulutunun ardındasın?
Dokunsam tütün yarası ellerimle, kanar mı gençliğin tarihe rest çektiğin yerinden...
dokunsam yâr,
ipek tutuşlarında dolar mısın siyah saçlarımı göğsüne...
Sen yinede; İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Şimdi uyu...
Gece yavaştan salıyorken tiryakiliğini düşlerimizden...
Ben, gözlerim açık uykunda beklerim seni, omuzuma konacağın yerde...
Havası nasıl olur bilmem Fransız akşamlarının....
Aşk tadını bırakır yalnızca bir esinti uzaklardan...
Seyrindeyim henüz çizilmemiş bir akşamın..
İhanete sürgün yaşayacak yaşamlar bıraktım ardımda. Dilimde çözülmemiş tazeliği duruyor saf bir sevdanın.
Oluk oluk kanayan bir yelpazeden yüzüme çarpan serinliğin hemen sonrasında, kaybolmayacak bir anıyı tazeliyor bekleyişlerim...
Gitme...
Taş sokaklarında bırak, avuçlarımızdan yayılan sıcağı...
Yokluğunda viran olur evimin sırnaştığın duvarları...
Gitme sevdiğim...
Akşam vakti, kör duman yalnızlığım...
Yağmurlarda sensiz düşüyorum mazgallara, her yanım yapış yapış...
Üzerime bırakıp hayat tohumlarını, yeni bir bahar sonrasına erteleme bizi birbirimize kilitleyecek kapıların açılacağı günü...
Özleme savurup içimizde tükenen yaprakları, sessiz kalıp içime vurma....
Biliyorum, yalnızca bir defa dokunacaksın isyana...
Sonrası aydınlık...
Özlemin cam aynasından yansıyorum sana, şehrime düştüğün geceden beri....
Sıra sıra... içimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Önce kayboluş, sonra varlık içinde çarpa çarpa varacak bir istasyon arayışı...
....Ve belki dökülen göz yaşlarının dizleri dibinde tütsü kokulu odalarda umuda doğru çizilen kavisli bir yol...
Her çeperde duraksamaya yol veren ayrımlar...
Hazin bir sayfada canlanan yitik can...
Ölü yorum...
Yavaş yavaş...
Su sesinin çevresinden dolaşan gece müziği...
Özlediğim...
Yaprakların kaçmaya müsait savruluşunda, bir yerlerden de olsa tutma isteği...
Kör topal yatacağım bu gece uykuya, bir yanım sensizlikten kalma eksik...
Çiçek pasajı civarında adımların hatırlar mı beni bu kadar yaklaşmışken tenine...?
Döne döne...
Ney sesi sızıyor damarlarımdan içeri...
Uzayan, kavrulan, bir tırnak içi dinginliğinde kendine kapanan bir cümleyim bu gece...
Çok değil; sen gelmeden hemen önce terk ederim tuşların yalnızlığıma 'bu gecelik' ortak yakınlığını...
Hırkamda mızmız bir bekleyiş...
O gelmeden çıkmam diyor teninden....
Söyle, nasıl baş edeceğim sızlayan parçalarımla bu gece...?
...
Başa dönüş...
Aynı sıra...
................Değişmeyen :
Yoksun....İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Hesabı olmayan günlerdi...
Ne yana bıraksam sana dair yazdıklarımı aklımda kalıyordun...
Saatin değişmeyen tonlarında yakalamak uğruna seni, kaç sabah uykusuz kaldım.
Bilmediğim diyarların, yine bilmediğim sevdasına yanaşıyordu ya kalbim, sen bunu hiç bilmiyordun...
Saat 08:15...
Uyanma vakti...
Birazdan gözlerime düşeceksin...
Beklemek hiç bu kadar parlatmamıştı belki de gözlerimi...
Bir görebilsen gözlerimden damlayan seni ve bir anlayabilsem sana koşan adımlarımı...
Anlar mısın?
Saat 08:20...
İşte oradasın... Seni bulduğum yakınlıkta...
Ah İstanbul, nasıl da yakıyorsun senden uzak düşen son bahar ın kızını...
Yanıyorum...
Saat 08:25...
Parmaklarımın cesareti olsaydı sana günaydın derdim.
Geçen günlerin sızısı asılı kalmasaydı; belki canına dokunacak bir cümle bulurdum; ancak olmuyor...
Bu bilinmezlik ve en çok da sessizliğin parçalıyor içimi...
Bak, hemen ordayım... Parmak uçlarına dokunan plastik alaşımlı oyuncağın yakınında...
Dokunsan geleceksin...
Saat 08:30
Gittin...
Bu sabah da varlığımdan habersiz, metalik seslerin arasında kayboldun...
Tutamadım...
Uzaklaştıkça, hep aynı bahçenin, aynı yerinde bekler buldum kendimi...
ve hep uykusuzdum...
....Birazdan
.......dökülecek
...........telaşın
...............adı
..................sensin...
Özlem yükünü boşaltacak ve ben birkez daha senin için biriktirmeye başlayacağım ...
Sahil kenarında tüm umursamaz yanlarıma rağmen, yanıtsızlığınla beni kendine çekmeyi çok iyi biliyordun..
Haylaz bakışlarında hüzünlü bir çocuktun oysa sen...!
Şımarık yanında sıcak bir uysallık, deli dolu bedeninde küsmüş bir adam saklıydı...
Konuşmuyordun...
Oysa ne çok şeyi tükettik biz seninle, gecelerce...
Sen yinede; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yaşamın dengeleri ne kadar da farklı...
Bir yerde tıpaçları tıkarken kalbimize; bir yerde açılıyor umulmadık zamanların yaşamsal çarpıntıları....
Özlem yükünü boşaltacak ve ben birkez daha senin için biriktirmeye başlayacağım ...
Sahil kenarında tüm umursamaz yanlarıma rağmen, yanıtsızlığınla beni kendine çekmeyi çok iyi biliyordun..
Haylaz bakışlarında hüzünlü bir çocuktun oysa sen...!
Şımarık yanında sıcak bir uysallık, deli dolu bedeninde küsmüş bir adam saklıydı...
Konuşmuyordun...
Oysa ne çok şeyi tükettik biz seninle, gecelerce...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yaşamın dengeleri ne kadar da farklı...
Bir yerde tıpaçları tıkarken kalbimize; bir yerde açılıyor umulmadık zamanların yaşamsal çarpıntıları....
-İç-imde tuhaf şey...
Uyku-m dizildi geceme...
Kilit tutmaz...
Uykuna yolculuk huzurla başlasın öykü rengim...
Beyaz sayfaların siyah mürekkebinde tanıdım seni...
Çocuksu gülüşlerin şehla bakışlarında...
Hayli zaman geçirmiştim nehir yataklarında. Coşkundu yürek, ve her dem divane...
Savruluşlar yakardı içimden söküp atamadıklarımı...
Ben yanardım...
Yanıla yakıla düştük biz bu gezegenin ikimiz için açılan dilimine...
Aşk onarım tuzaklarında kaybettik dilimize düşen sözcükleri...
Harcadık ve harcadıkça, seneler içinde can verdik...
Koynumda ben savaşı veren, adınla şifrelenmiş bir şehir...
İstesem de giyemediğim bir anlık çırpınışlar...
Sonsuzluğa döşenmiş saplantılı kaldırım taşlarında, tahammülün çarptığı isyan durakları...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
An'a çalarken yüreğimin sürmesini, sen ansızın kafesimin kapılarını araladın... Beni geri verdin durgun sulara...
Bekle...
Uzak diyarların uykusu hafifliyor artık....
Lime lime edip sensiz nefes almaya mahkûm olduğum bu şehri, yüreğinin kanatlarına konacağım....
Hani taşkın sular vardır ya, alıp götürür aldırmaksızın her şeyi, işte sen de beni alıp götürüyorsun...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biliyorsun…
Onun ışıltısını taşıyorum gözlerimde. Ağladığım zamanlarda onun varlığına tomurcuklanıyor damlalar yanakla…
Biliyorum, kahrediyorsun yokluğuma…Saçlarımın senden uzak rüzgâra teslim oluşuna, usulca omuzlarımdan bırakışıma…
Nefesini tut…
Bıraktığın, ve yeni bir nefese ihtiyaç duyduğun anda , ben çoktan yanında olmuş olacağım…
Karşı kıyıdan yükselen nameler ince ince raks ediyor senden uzak bu şehirde…
Attığın her ilmeği özenle saklıyorum…
Bilesin…
Sesinin yükseldiği yerde başlıyor şarkı...
Bir isim ve belki takma adlarda başlayan, düşlerle bezenmiş bir notasın içimde....
İlk ne zaman çağırdımsa yaşama ortak edeceğim coşkunu, işte o zaman başladı mırıldanmaya sessizliğim...
Mağaranın soğuk ve terli duvarlarından başladım saymaya günleri Birinci gün dolunay...
İKinci gün tarifsizlik...
Üçüncü gün bekleyiş...
Dördüncü gün merak...
Beşinci gün isyan...
Altıncı gün kaygı...
Yedinci gün not defteri...
........ve Sekizinci gün düş çarpışması.................
Şimdi düş kanatları kesin takılmıştır uykuna..
İzlemek...
ama uzaktan ama gözün değdiği noktadan...
İçime çarpıyorsa kanatların, varsın özlemin konuk olduğu bir odada inci tanen sana böyle baksın....
Kim bilir hangi deminde, alnına dayadığın elinin huzur bulduğu an...
ve sen şimdi hangi sis bulutunun ardındasın?
Dokunsam tütün yarası ellerimle, kanar mı gençliğin tarihe rest çektiğin yerinden...
dokunsam yâr,
ipek tutuşlarında dolar mısın siyah saçlarımı göğsüne...
Sen yinede; İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Şimdi uyu...
Gece yavaştan salıyorken tiryakiliğini düşlerimizden...
Ben, gözlerim açık uykunda beklerim seni, omuzuma konacağın yerde...
Havası nasıl olur bilmem Fransız akşamlarının....
Aşk tadını bırakır yalnızca bir esinti uzaklardan...
Seyrindeyim henüz çizilmemiş bir akşamın..
İhanete sürgün yaşayacak yaşamlar bıraktım ardımda. Dilimde çözülmemiş tazeliği duruyor saf bir sevdanın.
Oluk oluk kanayan bir yelpazeden yüzüme çarpan serinliğin hemen sonrasında, kaybolmayacak bir anıyı tazeliyor bekleyişlerim...
Gitme...
Taş sokaklarında bırak, avuçlarımızdan yayılan sıcağı...
Yokluğunda viran olur evimin sırnaştığın duvarları...
Gitme sevdiğim...
Akşam vakti, kör duman yalnızlığım...
Yağmurlarda sensiz düşüyorum mazgallara, her yanım yapış yapış...
Üzerime bırakıp hayat tohumlarını, yeni bir bahar sonrasına erteleme bizi birbirimize kilitleyecek kapıların açılacağı günü...
Özleme savurup içimizde tükenen yaprakları, sessiz kalıp içime vurma....
Biliyorum, yalnızca bir defa dokunacaksın isyana...
Sonrası aydınlık...
Özlemin cam aynasından yansıyorum sana, şehrime düştüğün geceden beri....
Sıra sıra... içimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Önce kayboluş, sonra varlık içinde çarpa çarpa varacak bir istasyon arayışı...
....Ve belki dökülen göz yaşlarının dizleri dibinde tütsü kokulu odalarda umuda doğru çizilen kavisli bir yol...
Her çeperde duraksamaya yol veren ayrımlar...
Hazin bir sayfada canlanan yitik can...
Ölü yorum...
Yavaş yavaş...
Su sesinin çevresinden dolaşan gece müziği...
Özlediğim...
Yaprakların kaçmaya müsait savruluşunda, bir yerlerden de olsa tutma isteği...
Kör topal yatacağım bu gece uykuya, bir yanım sensizlikten kalma eksik...
Çiçek pasajı civarında adımların hatırlar mı beni bu kadar yaklaşmışken tenine...?
Döne döne...
Ney sesi sızıyor damarlarımdan içeri...
Uzayan, kavrulan, bir tırnak içi dinginliğinde kendine kapanan bir cümleyim bu gece...
Çok değil; sen gelmeden hemen önce terk ederim tuşların yalnızlığıma 'bu gecelik' ortak yakınlığını...
Hırkamda mızmız bir bekleyiş...
O gelmeden çıkmam diyor teninden....
Söyle, nasıl baş edeceğim sızlayan parçalarımla bu gece...?
...
Başa dönüş...
Aynı sıra...
................Değişmeyen :
Yoksun....İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Hesabı olmayan günlerdi...
Ne yana bıraksam sana dair yazdıklarımı aklımda kalıyordun...
Saatin değişmeyen tonlarında yakalamak uğruna seni, kaç sabah uykusuz kaldım.
Bilmediğim diyarların, yine bilmediğim sevdasına yanaşıyordu ya kalbim, sen bunu hiç bilmiyordun...
Saat 08:15...
Uyanma vakti...
Birazdan gözlerime düşeceksin...
Beklemek hiç bu kadar parlatmamıştı belki de gözlerimi...
Bir görebilsen gözlerimden damlayan seni ve bir anlayabilsem sana koşan adımlarımı...
Anlar mısın?
Saat 08:20...
İşte oradasın... Seni bulduğum yakınlıkta...
Ah İstanbul, nasıl da yakıyorsun senden uzak düşen son bahar ın kızını...
Yanıyorum...
Saat 08:25...
Parmaklarımın cesareti olsaydı sana günaydın derdim.
Geçen günlerin sızısı asılı kalmasaydı; belki canına dokunacak bir cümle bulurdum; ancak olmuyor...
Bu bilinmezlik ve en çok da sessizliğin parçalıyor içimi...
Bak, hemen ordayım... Parmak uçlarına dokunan plastik alaşımlı oyuncağın yakınında...
Dokunsan geleceksin...
Saat 08:30
Gittin...
Bu sabah da varlığımdan habersiz, metalik seslerin arasında kayboldun...
Tutamadım...
Uzaklaştıkça, hep aynı bahçenin, aynı yerinde bekler buldum kendimi...
ve hep uykusuzdum...
....Birazdan
.......dökülecek
...........telaşın
...............adı
..................sensin...
Özlem yükünü boşaltacak ve ben birkez daha senin için biriktirmeye başlayacağım ...
Sahil kenarında tüm umursamaz yanlarıma rağmen, yanıtsızlığınla beni kendine çekmeyi çok iyi biliyordun..
Haylaz bakışlarında hüzünlü bir çocuktun oysa sen...!
Şımarık yanında sıcak bir uysallık, deli dolu bedeninde küsmüş bir adam saklıydı...
Konuşmuyordun...
Oysa ne çok şeyi tükettik biz seninle, gecelerce...
Sen yinede; İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yaşamın dengeleri ne kadar da farklı...
Bir yerde tıpaçları tıkarken kalbimize; bir yerde açılıyor umulmadık zamanların yaşamsal çarpıntıları....
Özlem yükünü boşaltacak ve ben birkez daha senin için biriktirmeye başlayacağım ...
Sahil kenarında tüm umursamaz yanlarıma rağmen, yanıtsızlığınla beni kendine çekmeyi çok iyi biliyordun..
Haylaz bakışlarında hüzünlü bir çocuktun oysa sen...!
Şımarık yanında sıcak bir uysallık, deli dolu bedeninde küsmüş bir adam saklıydı...
Konuşmuyordun...
Oysa ne çok şeyi tükettik biz seninle, gecelerce...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Yaşamın dengeleri ne kadar da farklı...
Bir yerde tıpaçları tıkarken kalbimize; bir yerde açılıyor umulmadık zamanların yaşamsal çarpıntıları....
-İç-imde tuhaf şey...
Uyku-m dizildi geceme...
Kilit tutmaz...
Uykuna yolculuk huzurla başlasın öykü rengim...
Beyaz sayfaların siyah mürekkebinde tanıdım seni...
Çocuksu gülüşlerin şehla bakışlarında...
Hayli zaman geçirmiştim nehir yataklarında. Coşkundu yürek, ve her dem divane...
Savruluşlar yakardı içimden söküp atamadıklarımı...
Ben yanardım...
Yanıla yakıla düştük biz bu gezegenin ikimiz için açılan dilimine...
Aşk onarım tuzaklarında kaybettik dilimize düşen sözcükleri...
Harcadık ve harcadıkça, seneler içinde can verdik...
Koynumda ben savaşı veren, adınla şifrelenmiş bir şehir...
İstesem de giyemediğim bir anlık çırpınışlar...
Sonsuzluğa döşenmiş saplantılı kaldırım taşlarında, tahammülün çarptığı isyan durakları...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
An'a çalarken yüreğimin sürmesini, sen ansızın kafesimin kapılarını araladın... Beni geri verdin durgun sulara...
Bekle...
Uzak diyarların uykusu hafifliyor artık....
Lime lime edip sensiz nefes almaya mahkûm olduğum bu şehri, yüreğinin kanatlarına konacağım....
Hani taşkın sular vardır ya, alıp götürür aldırmaksızın her şeyi, işte sen de beni alıp götürüyorsun...
İçimdeki boşluğa düş... Ben tutarım seni ?
Etiketler:
ask,
duygusal yazilar,
güzel yazi,
kahraman tazeoglu,
makale
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ? |3|
Geçilmiş bir sokak.
sesi bozuyorum...
ayarlarıyla oynuyorum dizelerinin..
sen bahtsızlığına yan...
Bir gemi...
Güvertesinde sonsuzluk adımları...
Bir deniz...
Karayı bağlamış özlemime...
Şehirler kapıyor hikâyelerimizi her yeni günün geceden uyanan uykusunda...
Çizdiğim resimlerin tükenmeye yüz tutmuş tuvallerinde bir kare, dondurulmuş, on sekizli bir tarihin, ağustosun derinliğine karışan yalnızlığında...
Nicedir uzağım sıcaklığından... Gözüme girmeyen uykularımın hemen yanı başında sen yatıyorsun...
Nerdesin?
Hadi düş içimdeki boşluğa... ben tutarım seni ?
Zifiri karanlıkların bedenime iliştirdiği tenhalıktan, ıssızlığın göz yaşlarıma değen soğukluğundan ve bu yolların kilometrelerle hesap tutan uzaklığından çekip alabilmek bir sevdayı... Usulca düşen bakışların gölgesinde uzanmak bir ömür boyu...
Kuzeyin doğu yönündeki bir denizin özleminde şimdilerde beklediğim... Yemyeşil bir açıklıkta sahile dökülen yazıların huzurla kavuşmasında...
Yakındır diyor takvimler susuzluğumla çatlayan dudaklarıma... Bir sabah özlemle beklediğini yine bugun bir özlemle saracaksın.
Hangi şarkıyla geleceğini biliyorum:
Şavkıması sana doğru yolların,
Sana doğru, denizlerin çağrısı
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel
Günaydınım, narçiçeğim sevdiğim...
Yeşil bir ırmağın büyülü sesine bıraktım dizelerimi bu gece...
Yaşam salıncağının en hızlı yerinde bu defa durmak istemiyor ruh...
Rüzgâr geceden aşağılara doğru bir yere esiyor...
Uykulu gözlerimde, heyecanlı bir bekleyişin kıpırtısı salınıyor...
Bekliyorum ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Oyalana oyalana bir günün hesabını döktüm yine avuçlarıma. Ellerimde kalanlar ve çokça elimden gidenler...
Hangi resmi alıp başka bir yere taşısam, altından mutlaka başka bir şey çıkıyor. Yırtmakla da bitmiyor bazen geçmiş...
En iyisi kuytu çekmecelerin en seviyeli müdavimleri olmaya devam etsinler. Hem böylece varlıklarından uzun süre haberdar olma şansım da azalır...
Avuttum...
Diz kapağımda, sabah serinliğinin acısını çoktan unuttuğum yara izi saklı... Çok istedim; çok istedim silinmesini ama bir türlü gitmedi.
Peki ya bunu hangi izbe köşeye saklayacağım? Bilen var mı?
Yaşamın oyunları içinde oyun olan ve sayı saymayı dahi unutturan öyle çok anı deposu var ki içimde.
Kapaklarını kaldırmaya ne gücüm yetiyor artık; ne de açmak için en ufak bir istek saklı duruyor düşüncelerimde.
Umursamadıklarımdan...
Ve bir koku...
Anlatamayacağım kadar ilginç bir gün dönümünde tenime yapışan; silinmesini hiç istemediğim ve bir ömür boyunca taşımaya gönüllü olduğum bir koku...
Biraz sessizlik...
Bir tutam ay ışığı....
ve biraz aşk...
...
hadi uzan dizlerime, uyandırmadan yalnızlığı....
Bazen sadece uzaklığın kalbinde atar sevdanın susuzluğu...
İçimdeki boşluğa düş...ben tutarım seni ?
Kollarından yakaladığın, doyumsuz bir sabaha sarıldığın gece rüzgârı merdivenlerden aşağıya doğru yavaşça kaybolur.
Geride kalanlarsa ılık bir kelimedir içten içe derinlere yayılan...
Özlemin merdivenlerinden aşağıya kaç adımda inilir ki...?
Takılıp basamaklara içimdeki boşluğa düş...ben tutarım seni ?
Sadece uzaklık var diyorsun ya;şimdi sen gecene dolan neme hapset her bir damlamı...
ve bir ; ve bir sarkacın yinelenen sesinde uzan, sesimin seninle gülümseyen çağlayanına...
Uykunda ve uykusuzluğunda...
Kabuğu soyulmuyor artık tırnaklarımda biriktirdiğim kurumuş terlerin... Onlar ki parmaklarımla açtığım acılarımdı ...
Eski bir şarkının teline dokunmuyor yüreğim...
Her ne varsa sakladığım çocukluğumdan bu yana, şimdi dinlenme vakti...
Saç tellerimden akan bir yağmur damlası gibiydiler... Onca acının üzerine örtülmüş, birbirinden habersiz ve öylesine masumdular...
Köşeleri hep ben kapardım. Belki de onlardan kalmaydı; bir yanımı güvende tutma isteği.
Hangi aklın yola koyabileceği meçhûldü yerinde duramayan çocuksu heveslerimi...
Bir yanım durmadan çekiştirirdi diğer yanımı. Sanki birbirinden ayrı iki ben gibiydik bedenimle...
Sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Sonraları suskunluklarımı biriktirmeye başladım. Ne zaman yağmur yüklü bir bulut olsam, korkup kaçtım ulu orta ağlamaktan...
Göz yaşlarımı bile kıskanır oldular...
Yine de sustum...
Suskunluğum, içimde bir türlü açmayan papatya gibiydi...
Yaralarım... Kor parçası düşlerim... Kırdığım ben'ler...
Yerine koyamadığım, koymaya çalışırken dikenli tel örgülerinde kanadığım nice geçimsiz duygu...
Geçinemedim...
İlk nefesim...
Gözlerimdeki gülümsemeye sahip rüzgârım...
Kırılgan yalnızlığım...
Sana yağıyorum tüm son bahar aşkları adına...
Önce çocukluğumu,
sonra da geri kalan hayatı, hayatımızı bana verdiğin,
piyanonun tuşlarında siyahımı beyaza, beyazımı siyaha karıştırdığın,
ve canımın cananı olduğun için
şu anda ve daima..
Avuçlarım korkmuyor artık tutunamamaktan...
Biliyorum, içimdeki siyahlıkta olmasa kaybolur giderdim gerçek bir karanlıkta...
Mezar taşı elimi yakıyor...
Yokluğunda bir adres karmaşası telaşesinde yüreğim...
Adımlarımı toplasam, sana bölünür müyüm ...?
Bölünmeden içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bizi tutsaklığımıza alıştıran seyrin sessiz dakikaları...
Hızla yayılan bir kararın hemen sonrasında,ansızın tek başıma bıraktın beni...
Ayrılık mı...?
Güldürmeyin beni..
Biz yalnızca şehirleri terk ediyoruz, birleşmek için...
-Geliyorum...
Bir virüsün hızla vücuda yayılması gibi...
Taze bir yaradan damlayan kan gibi...
...
-Geliyorsun...
Yolların masalını anlatmaya geldi...
Sesini duyarken gözlerimdeydi...
Yıkım(!) başladı...
Bu defa geriye doğru değil; ileriye doğru yıkılıyorum...
Bir bakış...
Zamanın yorgun anlara kilitlendiği bir aralıkta gelip de içime yerleşen, tüm o saatlerin resmi...
Topu topu iki çevirişte devriliyor kapının yalnızlığı... Açıyorum ve ardında 'bize ait' kokuların sindiği koca bir hayat...
Hadi açsana kollarını...
Alkışlanan bir yaşamın neresinde durur oyuncular ve biz hangi rolümüzden kalma acılarımızı ortaklaşa yaşıyoruz farklı zaman dilimlerinde farklı şehirlerde...?
Şimdi kapa çeneni ve sadece sessizce ;içimdeki boşluğa düş...!
Var ettiklerimi bir kalemde yıkmana izin vermeyeceğim...
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Bir yaşamın yeni bir nefesle yeniden anlam kazanması ve sonrasında zoraki katlanılan bir yığın, sebebi şehirlere bağlı ayrılıklar peydahlıyoruz zamana karşı... Neresinden bakıyor yaşam bize veya biz yaşama nereden bakıyoruz?
Bize rağmen üzerimize basıp geçen, yalnızlığın düğmelerini hoyratça ilikleyen ve gecelere sığınmamızı sağlayan öyle çok yazgımız var ki geçmişten bugüne getirdiğimiz...
"Ateşlenen ruhumun ihtiyacı var yağmur ellerine, ben yetişemiyorum yâr..."
Bir düş sekmesi beliriyor ellerimin kelimelere dokunan yalnızlığında...
Bahar ın korunaksız damları işlemişti yüreğinin ince, kırılgan ve sessiz haykırışlarını yüreğime...
Rüzgârın hafiften içime dokunduğu gecelerde, rüzgarlığımı unutup gözlerimde beliren düşün yolcusu oldum daima...
En çok da sırtımda asılı gidişlerinin öyküsüne büründüm...
Noktaların raksını hep bana bıraktın sen...
Gözlerim yorgun, zamanın ayarsızlığında kaç gece geçip gitti o bahar...
Düşlerimdin, rivayetini şimdi yaşadığım...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Yaza dokundum...
Bekle geleceğim derken, geldin...
Gelmek için gitmem gerek diyerek...
Çocukluğumun en güzel düşlerine sarılarak uyuyorum şimdilerde...
Aşkım ibret olsun geçitsiz yollarıma.
Bu defa makasın biçtiği en güzel kumaşın ipeksi dokunuşunda saklanıyorum...
"Kalbimdeki kuyunun sahibi sensin, yansıması yanaklarıma vuran...."
Papatyalar...
Hani yıllarca baş ucuma gün gelir de biri bırakır diye uykumun en sessiz gülümseyişlerinde beklediğim, kokusuna hasret kaldığım düş örgülerim...
Hiçbir papatyayı içimden geldiği gibi koklayamadım ben. Nefesimi kesen, keskin bir şey saklanmıştı sanki içine, elime ne zaman uzatılsa...
Doyamadım...
Gece yırtılan bir kağıdın can çekişen yerinden kopuyor sanki...
Adın...
Adına yasladığın on yıllık yürüyüşün...
Köprünün karşı tarafında bekleyen buğulu bakışların...
Sen...
Sana ne desem de, bu tarifsizliği dindirebilsem içimde bilmiyorum. Bazen lanet olası parmaklarım yokuşa sürüyor her şeyi.
Ruhumda beliren cümleler dökülmüyor inceden... Müziğe yüklüyorum, ışığı söndürüyorum, belki bir mum yakıyorum; ama nafile...
Hiçbir şey saklanan kelimeleri yerlerinden çıkarmama izin vermiyor sevdiğim...
Ama sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yanı başında tüketmek vardı ya dillenmeyen yanımı, onun da üstesinden gelemiyorum...
Yollar teker teker örüyor senli özlemleri de, ben sana böyle kilometrelerin kucağında dalıp gidiyorum...
Bak işte yine sızlanıyor kirpiklerimin ucunda tatlı bir damla... Dudaklarım küçük bir çocuk gibi büzülüyor...
Zeytin dalı içime akıyor...Ara sıra çekip harflerin dizgisinden sana bakıyorum...
Sonsuzluğa aktığım yarimin uzaktan da olsa kıvrımlarına terk ediyorum bakışlarımı...
Öyle çekmişim ki içime seni, sanki hiç yaşamadım koskoca taşıdığım bir ömrü...
Ne yangın, ne sel, ne de deprem sancısı özlemin adı... Özlemin sokakları ne de genişmiş...
Her adımda bambaşka bir köşe başından canhıraş sana koşuyorum. Bu ne bitmez bir susuzlukmuş. İçimdekini ancak seninleyken çözebiliyorum...
Atrık düş içimdeki boşluğa... ben sarmalarım seni ?
Huzurun dama taşları siyah ve beyaz sevdiğim... Konukluğumun süresi yok sana...
De ki bir an, de ki bir dakika de ki bir ömür...
Sana biçtiğim geleceğin süresi yok... Ben seni avuçalrımın arasına sıkıca kapattım...
Küçük ellerimde kocaman bir yüreğe ömür verdim, ömür oldum...
Şimdi ellerim, o küçük kızın henüz sesi duyulamayan yalnızlığında. Bir gün onun da bakışları dolduracak göz bebeklerimizi.
Evimizin odalarında minicik adımları dolaşacak rengârenk elbiselerin içinde.
Halının üzerinde karışacak üçümüzün ruhları birbirine, ve biz; ve biz en güzel öyküyü fısıldayacağız kulaklarına zeytin dalı eşliğinde...
Duyuyor musun...?
" Özlemime yol olan, bu dar sokakları içimden çekip alan bakışlarını sakla sevdiğim...
O sıcacık; sıcaklık halâ aklımda, ki bir sana açılır dolunayın düşeyazdığı sayfalar"
O papatya kokusu var ya, işte o bu aşkın içinde saklamış kokusunu...
İlk defa içimde kokuyor, tam da ellerinin yüreğime değdiği yerde
Sokaklar geçiyorum ardımda bıraktığım yüzlerce tanımadığım yüzle...
Bir anlık yanılsama ve sonrasında koca bir taş parçasının dizlerimde bıraktığı acıyla, sıkıca gözlerimi yumuyorum...
Biliyorum gökyüzü orada, yine de açmıyorum gözlerimi...
Biraz sakinlik ve elbet dinlenmiş bir beden istediğim...
Ruh üşümelerinden arınıp sıcak bir yastıkla bütünleşen bir omuza dayamak tüm geçmişi, gelecekle birlikte...
Denizin yosun kaplı derinliğinde, yemyeşil bir vadiye uzanıp ellerime değen adamın kırılgan özleminde ve saçlarımı okşayan dinginliğinde deniz suyunda kaybolmayı bekliyorum...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ayların dökümünde sakladığım bir sevdaydı bizimkisi... Çocukça isyanlara hapsedip kimi zaman karşılıksız bıraktığım bir buluşmaydı...
Ani ve kanımı donduran sözcüklerle, amansız bir aşkı kalbimin duvarlarına işlediği gecelerde, minik de olsa bir umudu paylaştığım...
İstanbul'u, hiç beklemediğim bir ağustos gecesinde algılarım arasına sıkıştıran yârimdi O...
Onu sevmek içimdeki son baharı kıskandırıyor ve her defasında bir yaprağın daha düşmesi beklenirken mevsimden, bir yaprak bu aşka düşüyor turuncu ve sarının edalı salınışıyla...
Kalplerimiz yokluğumuzun çöllerinde dolaşıyor ve yüreklerimiz her gece kelimelerini topluyor geceden...
Her virgül, bir sonraki gülücüğün habercisi...
Aşk bu, ruhun virüsü...
İlk ne zaman bulaştıysa, o zaman geçti tenimizden ömrümüze...
Sessiz bir isteğim var senden şimdi hayat, çığlıklarımın arasına sıkıştırdığım...
Duy-sana...
Kıskanırım ben seni, bensiz dokunduğun sayfaların ağıtlarından...
Dirseklerimden akar kan aşağıya yavaş yavaş da, söylemem sana...
Çocuk oyunlarına saklarım içimdeki ağlayan çiçeği...
Bilirim kıyamazsın koparmaya, içime düşmüş canların tazeliğini...
Sarılınca alacağını bilirim de, ses etmem sana...
Çünkü bir tek sen çözersin geceyi bağlandığı yerden; gözgözü görmez olsa bile...
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
İlk yarışım bu seninle... Yeni birgüne yetişmeye çalışıyor kalbimizden söktüklerimiz...
bir sen...
bir ben...
Hangimiz önce yolculuğunu tamamlayacak bilinmez ama; sana gelirken aldığım hazzı anlatmak da bana düşmez...
O yüzden bıraktım peşi sıra gelen sözcüklerin dertlerini dillendirmeye usulca...
Önce rahat bir yer hazırlayıp kendime, bakışlarından kalan birkaç dakikalık esintiyi, savurdum saçlarımdan aşağıya.
Sonra, fısıltıyla karışık kulağıma bir pazar gecesinin seslerini mühürledim.
Canında yaşattığın bir diğer parçayı da alıp sakladım içime... Ara sıra takılırsam alıp koynuma koklayayım diye...
ve işte yolculuğumuz böylece başladı...
Farzet ki şehrin caddelerinden geçiyoruz... Elimizde Baharın tene vuran sıcaklığı, gözlerimizde tatlı bir son bahar...
Rengarenk kuşanmışız sevdamızı...
Her ayak basışımızda, birbirimizden ayrı geçirdiğimiz günlerin hesabını soruyoruz kaldırımlara...
Aşk yanyanalığımızda resmiyet kazanıyor, hiç olmamışçasına...
Tende huzur var...
Şehir şebekesi itinayla geceyi bitirmek için çabalasa da; bir yolunu bulup yine aşkı simsiyah giydin bak işte...
“Tuzlu tatlar damağımda...
Geceden kaçırdıkça seni, daha beter düşüyorum içindeki denizlere...”
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kısa bir ara vermeme müsaade etmiyordu bakışların...
Sayfalar değiştikçe yüzüne vuran renklerin yansımasına karşılık, olduğum yerde durup sana bakmayı tercih ettim…
Öyle uzun zaman olmuş ki ; korkularımdan uzak tutunmayalı…
Gözlerimin içinde kocaman bir hayretle kilitlenip kalıyorum sevda sözlerine.
Hatırlar mısın, bir gece yol boyu gidiyorken zamanın içinde, birdenbire durup bana:
“Benimle evlenir misin?” demiştin…
O an küçük yaralarıma ortak olan ellerimi ne yana saklayacağımı şaşırmış ve bilindik bir hareketle yüzüme götürüp gözlerime sığınmıştım…
Ne evet ne de başka herhangi bir sözcük yanıtlayabilirdi bu soruyu… Çünkü sana ne desem bana ait olanları tam anlamıyla veremeyecekti.
Evet dedim…
Varolanın dışında bir şey sunamadım… Oysa birbiri ardına sıralamak isterdim içimdeki rüzgârın bana yaşattıklarını…
Kırılmadın değil mi sevdiğim, saniyelere sıkıştırıp kuru bir canla, yaşamına ortak olmayı kabul ettiğim için?
Görüyorsun işte, bazı anlar hiç susmadan konuşan birinin eli ayağı kesilebiliyor yıllardan sonra…
ve aslında ilk defa…
Tam seçiyorken sığındığım ve çoğu zaman saklandığım dolap içlerini, sen çekip çıkardın yeniden hayata, dolunayın gölgesi altında göz göze gelmek için…
O günden sonra uykuya hazırlandığım aralıklarda, bir yastık da senin için koyuyorum düşlerimin altına…
Haa, unutmadan sana bir sır..
Ben hep kendi öykümden senin öyküne, mızıkçılık yaparak sığındım…
Bulutlar kahır yüklü geçmişini itinayla açmaya devam ediyor…
Penceremden başımı uzatıp damlaların resmi geçitine uzanmayı istese de kaygılarım, bir şeyler izin vermiyor adımlarıma…
İsyanım kazan kaldırıyor ya, hayırlısı deyip olduğum yerde kalmaya devam ediyorum…
Sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Uzaktasın ya, bu bile azaltmıyor yitirmeye yakın olduğum şeylerin varlığını…
Kısır kalıyorum doğmamış tanımlarımın öncesinde. Bazen gülümsemekle yetiniyor bakışlarım.
Bazense içimdeki haşereliğe teslim ediyorum suskunluklarımı…
Ne yapsam yetişemiyorum dalgaların hızına…
Arada, soluklandığın zamanlarda, başlıyorum inceltmeye geceyi…
Bir an önce cevaba kavuşturmak için taşan kısımlarımı, var gücümle soyuyorum derimi..
Bekliyorsun…
Öncesinde tek bir anlama sığdırdığın bir bekleyişle…
Bir değil tam üç anlam gizledim kalemimin sihirli vuruşlarına…
Takvimlerin hangi mevsime kucak açacağını bilmediğim bir zaman diliminde, bugüne kadar ördüğüm, sıkça dokuduğum her bir dokum, kanına karışacak…
Varsın ölüm karşı kıyıdan istediği kadar hatırlatmaya çalışsın kendini…
Günün birinde; günün birinde hikâyesini yazdığımız bir nefes kendi hikâyesini bizim bıraktığımız yerden devralıp yazmaya başlayacak…
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
sesi bozuyorum...
ayarlarıyla oynuyorum dizelerinin..
sen bahtsızlığına yan...
Bir gemi...
Güvertesinde sonsuzluk adımları...
Bir deniz...
Karayı bağlamış özlemime...
Şehirler kapıyor hikâyelerimizi her yeni günün geceden uyanan uykusunda...
Çizdiğim resimlerin tükenmeye yüz tutmuş tuvallerinde bir kare, dondurulmuş, on sekizli bir tarihin, ağustosun derinliğine karışan yalnızlığında...
Nicedir uzağım sıcaklığından... Gözüme girmeyen uykularımın hemen yanı başında sen yatıyorsun...
Nerdesin?
Hadi düş içimdeki boşluğa... ben tutarım seni ?
Zifiri karanlıkların bedenime iliştirdiği tenhalıktan, ıssızlığın göz yaşlarıma değen soğukluğundan ve bu yolların kilometrelerle hesap tutan uzaklığından çekip alabilmek bir sevdayı... Usulca düşen bakışların gölgesinde uzanmak bir ömür boyu...
Kuzeyin doğu yönündeki bir denizin özleminde şimdilerde beklediğim... Yemyeşil bir açıklıkta sahile dökülen yazıların huzurla kavuşmasında...
Yakındır diyor takvimler susuzluğumla çatlayan dudaklarıma... Bir sabah özlemle beklediğini yine bugun bir özlemle saracaksın.
Hangi şarkıyla geleceğini biliyorum:
Şavkıması sana doğru yolların,
Sana doğru, denizlerin çağrısı
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel
Günaydınım, narçiçeğim sevdiğim...
Yeşil bir ırmağın büyülü sesine bıraktım dizelerimi bu gece...
Yaşam salıncağının en hızlı yerinde bu defa durmak istemiyor ruh...
Rüzgâr geceden aşağılara doğru bir yere esiyor...
Uykulu gözlerimde, heyecanlı bir bekleyişin kıpırtısı salınıyor...
Bekliyorum ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Oyalana oyalana bir günün hesabını döktüm yine avuçlarıma. Ellerimde kalanlar ve çokça elimden gidenler...
Hangi resmi alıp başka bir yere taşısam, altından mutlaka başka bir şey çıkıyor. Yırtmakla da bitmiyor bazen geçmiş...
En iyisi kuytu çekmecelerin en seviyeli müdavimleri olmaya devam etsinler. Hem böylece varlıklarından uzun süre haberdar olma şansım da azalır...
Avuttum...
Diz kapağımda, sabah serinliğinin acısını çoktan unuttuğum yara izi saklı... Çok istedim; çok istedim silinmesini ama bir türlü gitmedi.
Peki ya bunu hangi izbe köşeye saklayacağım? Bilen var mı?
Yaşamın oyunları içinde oyun olan ve sayı saymayı dahi unutturan öyle çok anı deposu var ki içimde.
Kapaklarını kaldırmaya ne gücüm yetiyor artık; ne de açmak için en ufak bir istek saklı duruyor düşüncelerimde.
Umursamadıklarımdan...
Ve bir koku...
Anlatamayacağım kadar ilginç bir gün dönümünde tenime yapışan; silinmesini hiç istemediğim ve bir ömür boyunca taşımaya gönüllü olduğum bir koku...
Biraz sessizlik...
Bir tutam ay ışığı....
ve biraz aşk...
...
hadi uzan dizlerime, uyandırmadan yalnızlığı....
Bazen sadece uzaklığın kalbinde atar sevdanın susuzluğu...
İçimdeki boşluğa düş...ben tutarım seni ?
Kollarından yakaladığın, doyumsuz bir sabaha sarıldığın gece rüzgârı merdivenlerden aşağıya doğru yavaşça kaybolur.
Geride kalanlarsa ılık bir kelimedir içten içe derinlere yayılan...
Özlemin merdivenlerinden aşağıya kaç adımda inilir ki...?
Takılıp basamaklara içimdeki boşluğa düş...ben tutarım seni ?
Sadece uzaklık var diyorsun ya;şimdi sen gecene dolan neme hapset her bir damlamı...
ve bir ; ve bir sarkacın yinelenen sesinde uzan, sesimin seninle gülümseyen çağlayanına...
Uykunda ve uykusuzluğunda...
Kabuğu soyulmuyor artık tırnaklarımda biriktirdiğim kurumuş terlerin... Onlar ki parmaklarımla açtığım acılarımdı ...
Eski bir şarkının teline dokunmuyor yüreğim...
Her ne varsa sakladığım çocukluğumdan bu yana, şimdi dinlenme vakti...
Saç tellerimden akan bir yağmur damlası gibiydiler... Onca acının üzerine örtülmüş, birbirinden habersiz ve öylesine masumdular...
Köşeleri hep ben kapardım. Belki de onlardan kalmaydı; bir yanımı güvende tutma isteği.
Hangi aklın yola koyabileceği meçhûldü yerinde duramayan çocuksu heveslerimi...
Bir yanım durmadan çekiştirirdi diğer yanımı. Sanki birbirinden ayrı iki ben gibiydik bedenimle...
Sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Sonraları suskunluklarımı biriktirmeye başladım. Ne zaman yağmur yüklü bir bulut olsam, korkup kaçtım ulu orta ağlamaktan...
Göz yaşlarımı bile kıskanır oldular...
Yine de sustum...
Suskunluğum, içimde bir türlü açmayan papatya gibiydi...
Yaralarım... Kor parçası düşlerim... Kırdığım ben'ler...
Yerine koyamadığım, koymaya çalışırken dikenli tel örgülerinde kanadığım nice geçimsiz duygu...
Geçinemedim...
İlk nefesim...
Gözlerimdeki gülümsemeye sahip rüzgârım...
Kırılgan yalnızlığım...
Sana yağıyorum tüm son bahar aşkları adına...
Önce çocukluğumu,
sonra da geri kalan hayatı, hayatımızı bana verdiğin,
piyanonun tuşlarında siyahımı beyaza, beyazımı siyaha karıştırdığın,
ve canımın cananı olduğun için
şu anda ve daima..
Avuçlarım korkmuyor artık tutunamamaktan...
Biliyorum, içimdeki siyahlıkta olmasa kaybolur giderdim gerçek bir karanlıkta...
Mezar taşı elimi yakıyor...
Yokluğunda bir adres karmaşası telaşesinde yüreğim...
Adımlarımı toplasam, sana bölünür müyüm ...?
Bölünmeden içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bizi tutsaklığımıza alıştıran seyrin sessiz dakikaları...
Hızla yayılan bir kararın hemen sonrasında,ansızın tek başıma bıraktın beni...
Ayrılık mı...?
Güldürmeyin beni..
Biz yalnızca şehirleri terk ediyoruz, birleşmek için...
-Geliyorum...
Bir virüsün hızla vücuda yayılması gibi...
Taze bir yaradan damlayan kan gibi...
...
-Geliyorsun...
Yolların masalını anlatmaya geldi...
Sesini duyarken gözlerimdeydi...
Yıkım(!) başladı...
Bu defa geriye doğru değil; ileriye doğru yıkılıyorum...
Bir bakış...
Zamanın yorgun anlara kilitlendiği bir aralıkta gelip de içime yerleşen, tüm o saatlerin resmi...
Topu topu iki çevirişte devriliyor kapının yalnızlığı... Açıyorum ve ardında 'bize ait' kokuların sindiği koca bir hayat...
Hadi açsana kollarını...
Alkışlanan bir yaşamın neresinde durur oyuncular ve biz hangi rolümüzden kalma acılarımızı ortaklaşa yaşıyoruz farklı zaman dilimlerinde farklı şehirlerde...?
Şimdi kapa çeneni ve sadece sessizce ;içimdeki boşluğa düş...!
Var ettiklerimi bir kalemde yıkmana izin vermeyeceğim...
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Bir yaşamın yeni bir nefesle yeniden anlam kazanması ve sonrasında zoraki katlanılan bir yığın, sebebi şehirlere bağlı ayrılıklar peydahlıyoruz zamana karşı... Neresinden bakıyor yaşam bize veya biz yaşama nereden bakıyoruz?
Bize rağmen üzerimize basıp geçen, yalnızlığın düğmelerini hoyratça ilikleyen ve gecelere sığınmamızı sağlayan öyle çok yazgımız var ki geçmişten bugüne getirdiğimiz...
"Ateşlenen ruhumun ihtiyacı var yağmur ellerine, ben yetişemiyorum yâr..."
Bir düş sekmesi beliriyor ellerimin kelimelere dokunan yalnızlığında...
Bahar ın korunaksız damları işlemişti yüreğinin ince, kırılgan ve sessiz haykırışlarını yüreğime...
Rüzgârın hafiften içime dokunduğu gecelerde, rüzgarlığımı unutup gözlerimde beliren düşün yolcusu oldum daima...
En çok da sırtımda asılı gidişlerinin öyküsüne büründüm...
Noktaların raksını hep bana bıraktın sen...
Gözlerim yorgun, zamanın ayarsızlığında kaç gece geçip gitti o bahar...
Düşlerimdin, rivayetini şimdi yaşadığım...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Yaza dokundum...
Bekle geleceğim derken, geldin...
Gelmek için gitmem gerek diyerek...
Çocukluğumun en güzel düşlerine sarılarak uyuyorum şimdilerde...
Aşkım ibret olsun geçitsiz yollarıma.
Bu defa makasın biçtiği en güzel kumaşın ipeksi dokunuşunda saklanıyorum...
"Kalbimdeki kuyunun sahibi sensin, yansıması yanaklarıma vuran...."
Papatyalar...
Hani yıllarca baş ucuma gün gelir de biri bırakır diye uykumun en sessiz gülümseyişlerinde beklediğim, kokusuna hasret kaldığım düş örgülerim...
Hiçbir papatyayı içimden geldiği gibi koklayamadım ben. Nefesimi kesen, keskin bir şey saklanmıştı sanki içine, elime ne zaman uzatılsa...
Doyamadım...
Gece yırtılan bir kağıdın can çekişen yerinden kopuyor sanki...
Adın...
Adına yasladığın on yıllık yürüyüşün...
Köprünün karşı tarafında bekleyen buğulu bakışların...
Sen...
Sana ne desem de, bu tarifsizliği dindirebilsem içimde bilmiyorum. Bazen lanet olası parmaklarım yokuşa sürüyor her şeyi.
Ruhumda beliren cümleler dökülmüyor inceden... Müziğe yüklüyorum, ışığı söndürüyorum, belki bir mum yakıyorum; ama nafile...
Hiçbir şey saklanan kelimeleri yerlerinden çıkarmama izin vermiyor sevdiğim...
Ama sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yanı başında tüketmek vardı ya dillenmeyen yanımı, onun da üstesinden gelemiyorum...
Yollar teker teker örüyor senli özlemleri de, ben sana böyle kilometrelerin kucağında dalıp gidiyorum...
Bak işte yine sızlanıyor kirpiklerimin ucunda tatlı bir damla... Dudaklarım küçük bir çocuk gibi büzülüyor...
Zeytin dalı içime akıyor...Ara sıra çekip harflerin dizgisinden sana bakıyorum...
Sonsuzluğa aktığım yarimin uzaktan da olsa kıvrımlarına terk ediyorum bakışlarımı...
Öyle çekmişim ki içime seni, sanki hiç yaşamadım koskoca taşıdığım bir ömrü...
Ne yangın, ne sel, ne de deprem sancısı özlemin adı... Özlemin sokakları ne de genişmiş...
Her adımda bambaşka bir köşe başından canhıraş sana koşuyorum. Bu ne bitmez bir susuzlukmuş. İçimdekini ancak seninleyken çözebiliyorum...
Atrık düş içimdeki boşluğa... ben sarmalarım seni ?
Huzurun dama taşları siyah ve beyaz sevdiğim... Konukluğumun süresi yok sana...
De ki bir an, de ki bir dakika de ki bir ömür...
Sana biçtiğim geleceğin süresi yok... Ben seni avuçalrımın arasına sıkıca kapattım...
Küçük ellerimde kocaman bir yüreğe ömür verdim, ömür oldum...
Şimdi ellerim, o küçük kızın henüz sesi duyulamayan yalnızlığında. Bir gün onun da bakışları dolduracak göz bebeklerimizi.
Evimizin odalarında minicik adımları dolaşacak rengârenk elbiselerin içinde.
Halının üzerinde karışacak üçümüzün ruhları birbirine, ve biz; ve biz en güzel öyküyü fısıldayacağız kulaklarına zeytin dalı eşliğinde...
Duyuyor musun...?
" Özlemime yol olan, bu dar sokakları içimden çekip alan bakışlarını sakla sevdiğim...
O sıcacık; sıcaklık halâ aklımda, ki bir sana açılır dolunayın düşeyazdığı sayfalar"
O papatya kokusu var ya, işte o bu aşkın içinde saklamış kokusunu...
İlk defa içimde kokuyor, tam da ellerinin yüreğime değdiği yerde
Sokaklar geçiyorum ardımda bıraktığım yüzlerce tanımadığım yüzle...
Bir anlık yanılsama ve sonrasında koca bir taş parçasının dizlerimde bıraktığı acıyla, sıkıca gözlerimi yumuyorum...
Biliyorum gökyüzü orada, yine de açmıyorum gözlerimi...
Biraz sakinlik ve elbet dinlenmiş bir beden istediğim...
Ruh üşümelerinden arınıp sıcak bir yastıkla bütünleşen bir omuza dayamak tüm geçmişi, gelecekle birlikte...
Denizin yosun kaplı derinliğinde, yemyeşil bir vadiye uzanıp ellerime değen adamın kırılgan özleminde ve saçlarımı okşayan dinginliğinde deniz suyunda kaybolmayı bekliyorum...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ayların dökümünde sakladığım bir sevdaydı bizimkisi... Çocukça isyanlara hapsedip kimi zaman karşılıksız bıraktığım bir buluşmaydı...
Ani ve kanımı donduran sözcüklerle, amansız bir aşkı kalbimin duvarlarına işlediği gecelerde, minik de olsa bir umudu paylaştığım...
İstanbul'u, hiç beklemediğim bir ağustos gecesinde algılarım arasına sıkıştıran yârimdi O...
Onu sevmek içimdeki son baharı kıskandırıyor ve her defasında bir yaprağın daha düşmesi beklenirken mevsimden, bir yaprak bu aşka düşüyor turuncu ve sarının edalı salınışıyla...
Kalplerimiz yokluğumuzun çöllerinde dolaşıyor ve yüreklerimiz her gece kelimelerini topluyor geceden...
Her virgül, bir sonraki gülücüğün habercisi...
Aşk bu, ruhun virüsü...
İlk ne zaman bulaştıysa, o zaman geçti tenimizden ömrümüze...
Sessiz bir isteğim var senden şimdi hayat, çığlıklarımın arasına sıkıştırdığım...
Duy-sana...
Kıskanırım ben seni, bensiz dokunduğun sayfaların ağıtlarından...
Dirseklerimden akar kan aşağıya yavaş yavaş da, söylemem sana...
Çocuk oyunlarına saklarım içimdeki ağlayan çiçeği...
Bilirim kıyamazsın koparmaya, içime düşmüş canların tazeliğini...
Sarılınca alacağını bilirim de, ses etmem sana...
Çünkü bir tek sen çözersin geceyi bağlandığı yerden; gözgözü görmez olsa bile...
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
İlk yarışım bu seninle... Yeni birgüne yetişmeye çalışıyor kalbimizden söktüklerimiz...
bir sen...
bir ben...
Hangimiz önce yolculuğunu tamamlayacak bilinmez ama; sana gelirken aldığım hazzı anlatmak da bana düşmez...
O yüzden bıraktım peşi sıra gelen sözcüklerin dertlerini dillendirmeye usulca...
Önce rahat bir yer hazırlayıp kendime, bakışlarından kalan birkaç dakikalık esintiyi, savurdum saçlarımdan aşağıya.
Sonra, fısıltıyla karışık kulağıma bir pazar gecesinin seslerini mühürledim.
Canında yaşattığın bir diğer parçayı da alıp sakladım içime... Ara sıra takılırsam alıp koynuma koklayayım diye...
ve işte yolculuğumuz böylece başladı...
Farzet ki şehrin caddelerinden geçiyoruz... Elimizde Baharın tene vuran sıcaklığı, gözlerimizde tatlı bir son bahar...
Rengarenk kuşanmışız sevdamızı...
Her ayak basışımızda, birbirimizden ayrı geçirdiğimiz günlerin hesabını soruyoruz kaldırımlara...
Aşk yanyanalığımızda resmiyet kazanıyor, hiç olmamışçasına...
Tende huzur var...
Şehir şebekesi itinayla geceyi bitirmek için çabalasa da; bir yolunu bulup yine aşkı simsiyah giydin bak işte...
“Tuzlu tatlar damağımda...
Geceden kaçırdıkça seni, daha beter düşüyorum içindeki denizlere...”
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kısa bir ara vermeme müsaade etmiyordu bakışların...
Sayfalar değiştikçe yüzüne vuran renklerin yansımasına karşılık, olduğum yerde durup sana bakmayı tercih ettim…
Öyle uzun zaman olmuş ki ; korkularımdan uzak tutunmayalı…
Gözlerimin içinde kocaman bir hayretle kilitlenip kalıyorum sevda sözlerine.
Hatırlar mısın, bir gece yol boyu gidiyorken zamanın içinde, birdenbire durup bana:
“Benimle evlenir misin?” demiştin…
O an küçük yaralarıma ortak olan ellerimi ne yana saklayacağımı şaşırmış ve bilindik bir hareketle yüzüme götürüp gözlerime sığınmıştım…
Ne evet ne de başka herhangi bir sözcük yanıtlayabilirdi bu soruyu… Çünkü sana ne desem bana ait olanları tam anlamıyla veremeyecekti.
Evet dedim…
Varolanın dışında bir şey sunamadım… Oysa birbiri ardına sıralamak isterdim içimdeki rüzgârın bana yaşattıklarını…
Kırılmadın değil mi sevdiğim, saniyelere sıkıştırıp kuru bir canla, yaşamına ortak olmayı kabul ettiğim için?
Görüyorsun işte, bazı anlar hiç susmadan konuşan birinin eli ayağı kesilebiliyor yıllardan sonra…
ve aslında ilk defa…
Tam seçiyorken sığındığım ve çoğu zaman saklandığım dolap içlerini, sen çekip çıkardın yeniden hayata, dolunayın gölgesi altında göz göze gelmek için…
O günden sonra uykuya hazırlandığım aralıklarda, bir yastık da senin için koyuyorum düşlerimin altına…
Haa, unutmadan sana bir sır..
Ben hep kendi öykümden senin öyküne, mızıkçılık yaparak sığındım…
Bulutlar kahır yüklü geçmişini itinayla açmaya devam ediyor…
Penceremden başımı uzatıp damlaların resmi geçitine uzanmayı istese de kaygılarım, bir şeyler izin vermiyor adımlarıma…
İsyanım kazan kaldırıyor ya, hayırlısı deyip olduğum yerde kalmaya devam ediyorum…
Sen yinede içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Uzaktasın ya, bu bile azaltmıyor yitirmeye yakın olduğum şeylerin varlığını…
Kısır kalıyorum doğmamış tanımlarımın öncesinde. Bazen gülümsemekle yetiniyor bakışlarım.
Bazense içimdeki haşereliğe teslim ediyorum suskunluklarımı…
Ne yapsam yetişemiyorum dalgaların hızına…
Arada, soluklandığın zamanlarda, başlıyorum inceltmeye geceyi…
Bir an önce cevaba kavuşturmak için taşan kısımlarımı, var gücümle soyuyorum derimi..
Bekliyorsun…
Öncesinde tek bir anlama sığdırdığın bir bekleyişle…
Bir değil tam üç anlam gizledim kalemimin sihirli vuruşlarına…
Takvimlerin hangi mevsime kucak açacağını bilmediğim bir zaman diliminde, bugüne kadar ördüğüm, sıkça dokuduğum her bir dokum, kanına karışacak…
Varsın ölüm karşı kıyıdan istediği kadar hatırlatmaya çalışsın kendini…
Günün birinde; günün birinde hikâyesini yazdığımız bir nefes kendi hikâyesini bizim bıraktığımız yerden devralıp yazmaya başlayacak…
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Etiketler:
ask,
duygusal yazilar,
güzel yazi,
kahraman tazeoglu,
makale
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ? |2|
Bu gece bir kez daha düş salıncağında debelenenip kollarına doğru düşmek için gökyüzünde olacağım ve sen, giderken ikimizin gidememek arasında kalmışlığımızı öpeceksin ıslak dudaklarınla...
Renklerin bakışlarında nakış gibi düşüyor yaşam göz bebeklerime... Hiç durmasam ve durmadan karalasam sekteye uğratılmış geçmiş günlerimi.
Ya da durup yalnızca gülümsesem kirpiklerin sivri bakışlarında...
Tarihin koynuna saklanan mavi bir şehir aldı ruhumu...
Her imlâda vuruyorum göz bebeklerine kendimi görebilmek için.
Kış, uykusundayken uğramıştım koynuna, uykumdan uyandığımda geleceğim yanına...
Uyku molası...
İki adım ötede koltuğa sarılmış kolların duruyor...
Öylesine sevdiğim, öylesine...
Küçük bir resmin bembeyaz bir kağıda usulca işlenişi gibi...
ve belki damarlarından boşluğa süzülen özlemin buruk hüznü gibi...
öylesine sevdiğim, bil ki öylesine...
Odadaki ışık yavaşça uykuya adıyor gözlerimi, yanıp yanıp sönerken.
Ya uyursam? Ya uyur da bal rengi gözlerinden bakamazsam adına "hayat" dediğim ters soru işaretinin birlikteliğine...?
Bak, yanaklarımda ellerini yıkadıktan sonra bıraktığın yaşların ıslak izleri saklı halâ...
Her sabah ilk işim onlara su vermek oluyor, yanağında başlamak için yeni bir güne sensiz de olsam...
Islak sevdam...
Uyu
-yor...
gel sen yine; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ağustos geceleri parça parça dökülüyor hücrelerime. Bir yanda yıldızların şaşkın bakışları, diğer yanda sayfa arası güncemin aydınlanan düşleri...
İntihara meyilliyken uykularım, son bahar; kesti yolumu yaza inat. Biliyor musun, böyle zamanlarda vurur dalgalar sahilden önce bedenime.
Her yanım yara bere içinde ayıklarım incinen hislerimi...
Çığlıklar yükselir karanlığın bağrına bastığım yerinden...
Karanlık susar ve ben alırım geceyi, koynuma...
Zamanı göstermesin içimdeki film...
Bu sarhoşluktan usanmadım; yoksa duyuramazdı hiçbir ses varlığını bana, kan kusarken cehennemimde...
UykuM-olası(N)...
Uyku(n)dasın
ve gece ağır ağır
işleniyor düşlerime
senden çıkıyorum yola
adımlarım seninle...
Odanın duvarlarını sarı bir ışık bölüyor.
Sen görmüyorsun...
Süzülüyorum göz kapaklarına doğru, gece örtmeden ikimizin de üstünü...
sen ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Düş molası...
Birkaç adım ötede yaşam uzanmış gökyüzüne, bizi izliyor...
Öylesine sevdiğim, öylesine...
Yemyeşil bir vadiye bakan gözler gibi...
ve belki doymak için seviye bırakılan minik bir tebessüm gibi...
Öylesine sevdiğim, bil ki öylesine...
Öylesine doyuyorum seninle kana kana...
O köşede inmeyecektin... Daha anlatacaklarım vardı... Bak kızdırdın yıldızları...
O köşede inmeyecektin...
Dört duvar...
Bir yalnızlık çekiyor kanatlarımdan bir de sessizlik...
"Dur!" diyorum, dur ve bir defa olsun dinle...
Bakışlarına astığın öfke, parmaklarını sertleştiren yazgı benim değil!!
Dur ve dinle...
İstersen soluğuma karış ya da ne bileyim içimden bir renk seç, senin için sakladıklarımdan; ama ne olur, bari sen çekme kanatlarımdan...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bilmezsin, nasıl da kırılgandır uyurken düşlerim... Hani bir gece ansızın çekip gitmiştin ya, ilk o zaman anladım bunu.
Sensiz kanatlarım yoktu benim. Gitme diyecek oldum, gecene inecektim; ama sen çoktan karanlık koridorlarına doğru yola çıkmıştın.
Sesime karıştırdığın göz yaşlarımla ve kanatlarım kırılmış bir şekilde, uzun bir uyanıklık haline sokmuştun beni...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biraz daha fazla kalsaydın yanımda gerçekten acıtır mıydı söyleyeceklerin?
Oysa, oysa anlatacaklarım vardı daha...
Sana biriktirdiğim sayfaları okuyacaktım. Her biri sonsuzluk olan... Neşter çabukluğunda vücuda işleyen...
Uzandım...
Gökyüzünün sana uzanan genişliğine.
Kirpiklerimde ağırlaşan suların gel-gitiyle, uzandım...
Geceyi aydınlatan tek bir yıldız kalmıştı. Ona baktım... Konuşmaya çalıştım... Ama o çoktan rengini almıştı gözlerimden...
Biliyorum o da kızmıştı... Kim bilir; kim bilir hangi parçasına dokunmuştun kanatlarımı kırarken.
Gittin...
Sancılı bir bahar ı henüz yeni yeni toplamaya başlamışken ben, karakış çoktan gelip yerleşmişti içime. Kaç defa arkandan bağırdım...
Gündüz ve gece... an be an...
Yoktun...
O günden sonra ben de sustum. O köşede inmeyecektin...
Çoğaldık, çoktuk gecelerde....
Sahipsiz bir renkti bizi yalnızlığımıza götüren... Derinlerden yansıyan kağıt geminin kırışmış sayfalarında, korkularımızın renklerini gördük...
Ayağı takılıp yere düşen palyaçolar gibi güldürüyorduk zifiri karanlığı...
Azaldık, azdık gündüzlerde...
Renklere bulanmış bedenimizdi, bizi yalnızlığa götüren. Sığ sessizliklerden geceye akor basan yüreğimizin acı çığlığını duyduk.
Çoğaldık, çoktuk...
Azaldık, azdık...
Ama yine de hep güldürdük zifiri karanlığı...
"Yazgısı çoktan belli sığındığım delhizlerin... Sen bana tehlikesi olmayan dehlizlerin mirasısın...
Büyük ve kaygan zeminlerin sonrasında geceyi, bakışlarıyla örten...
Pusulamı sana ayarlıyor ve kalbimi bir ömür boyu sana rehin veriyorum..."
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yoksul acılardan geldim, koynumda benin sıcaklığıyla...
Dört mevsim ten rengi...
Henüz açılmamış yollar vardı. Kar değilse bile, çamurlaşmış beklentiler tıkamıştı her yanı(mı).
Sigaramın titreyen dumanında oyunlar oynadım göz bebeklerimle. Bir sağa bir sola giden yalnızlık çiziliyordu duvarlara o vakitler...
Ben ölümü toprağın kokusunda değil; yabancı yollarda yaşadım.
Öksüzdü tenimde dağılan dilsiz kelimeler...
Harcadıkça yazılanları, alıkonuldu hep bir aşk daha... Şimdi, göğsümdeki irin çözülüyor pembe bulutlara değdikçe...
"Sevdiğim, düş bahçemizde uyandırma beni; ne gece ne gündüz... Bir omzunda ben, bir omzunda aşk olsun..."
Hatırlarsın, ilk sağ yanıma yaslanmıştın dolunay aralarken kelimelerinle kanattığın yüreğimi. Ağzımda sustuğum cümlelerim saklıydı.
Susma dedikçe içim, susuyordum. Ilık bir rüzgâr yıkıyordu bedenimi her konuşma sonrası.
'' Bahar '' zamanıydı. Sevdalıların kıpırdandığı vadide ben, susuz kalmıştım.
Hangi tarihin derinliklerinden mühürlenmiştin alın yazıma bilmiyorum; ama taşlar bir bir diziliyordu bitkin ve şaşkın gözlerime.
"Geleceksen ihanetin pususuna bir bıçak darbesi daha at, öyle gel! Ki gideceksen eğer; karanlık ve soğuk bir yazgının çerçevesine çizmeden bir resmi, seni bana terk et öyle git!!"
Ve içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ;
Hakkını ödemeliyim imâ ettiğim düş yataklarımın... Sırtımda izi kaybolsa da etkisi azalmayan neşter darbeleri.
Ay ışığına sakladığım, unuttuğum ve çoktan kendini ölüme terk etmiş hikâyeler...
Biliyorum, bir tek sen dokunursan ayrışır yalnızlığım... Yıkılır, yüreğime açtığım zindan...
Yabancı masalların ağır yorgunluğundan ve uzaklıkların çatallanmış yazgısından, beni bir tek sen çıkarırsın...
İçimdeki en derin uykusun, sükûtun kol gezdiği...
Saati çalınmış ölümün dirilttiği, suya yansıyan gölgem: "Şimdi tut ve bırakma ellerimi..."
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin yol ağzında bekleyen yalnızlığından aldım seni...
Oradaydın...
Tam da hazan mevsimine kavuşurken düşlerim...
Ben en çok hazana vuruldum şu koca ömrün aymazlığında...Mumlar yaktım, her damla alevde, yavaş yavaş eriten...
Kokusuna sakladım içimdeki küçük çocuğun korkularını. Dağıldıkça alev odamın içinde, ben de dağıldım...
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, uyku sonrası aralanan göz kapaklarında buldum seni...
Kirpiklerimdeydin...
Tam da mahmurluğuna karışmışken tenim...
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Asıl şimdi kilitli valizlerin açılma zamanıdır...
Tüketilen sarı kağıtların derlenip bir an önce suyun berrak bakışlarına koyma vaktidir geçmişi...
Az ötemde, yorgunluğunu kırışmış bedeninde saklayan eski bir fotoğraf duruyor. Arka fonda yıkılmış bir ev... Virane...
Oysa ilk çekildiği anı hatırlıyorum da o fotoğrafın, ne de güzel görünüyordu evi saran yeşil sarmaşıklar.
Şimdiyse mutlu bir karenin yerini hüzün dumanları sarmış.
Dedim ya çoktan vakt-i zamanı gelmiş derleyip toparlamanın...
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, dudaklarına düştüğü anda içimi aydınlatan tebessümünde öptüm seni...
Dumanlarımdaydın...
Tam da tadını almışken busem...
"Seni bulduğum yerde...
Her şeyi toplamış olacağım..."
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ayak sesleri...
Vuruluyorum gecenin perçeminden dökülen sessizliğin altında...
Ne kadar bağırsam apartmanlararası bir sarhoşluk bastırıyor sesimi....
Kapı aralanıyor,
uzanıp bir aralık bakacak oluyorum,
sonrası yine hep aynı...
Ölüme susamış göz bebeklerim...
Aynamda yaşlı bir son bahar yansıması...
Dalıp gidiyorum sesinin yankısına, olmuyor..
Sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?
Ayak uçlarıma vuruyor rüzgarın narin dokunuşları. Geceyi kaplayan sensizlik her bir an içinde, darmadağın düşüyor...
Ne çok zaman geçmiş geceye anlatmayalı bir sevi masalını...
ve ne çok zaman uzaklarda bir düşü yakalamayalı...
Öylesine bakmayalı boşluğa...
Saçlarıma sarılıyorum. Hani senin omuzlarıma düşen masumluğunu seyrettiğin saçlarımı.
Ellerime alıyorum ve defne kokulu düşlerimi yatırıyorum dizlerine...
Böyle zamanlarda içimde binlerce yol kıvrılır sana doğru.
Başı da sen; sonu da sen...
Geceyi harmanlıyorum ilerledikçe senli düşüncelerde...
Bir elimde özlem, bir elimde ayrılık...
Hasretle sohbet ediyorum, biliyorum o da sen...
Gözlerinle buluşuyorum, sonra birden yanımda olmadığının farkına varıyor ve sıçrıyorum...
Sevdiğim; sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?
Yaklaş...
Uzat kalbini o derinliğin içinden...
Dokun...
Sol omzuma değdiğin yerden...
Sev...
Bütün anlamların ötesinde...
Ben özlemle ( b )ölü(nü)yorum, biz görmesek de özlemden ölen birini sevdiğim...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kan kusuyor yine tarihin sorgusuna takılmış sözlerin... Dinleyerek değil; okuyarak hiç değil; in(ley)erek adımlıyorum satır başlarından bir sonrakine...
/Oysa sessiz bir çağlayandı aşk bakışlarımızın altında.../
Aşk çağlarken gidenler yalnızca duruyordu oysa; ve biliyor musun ihanete düşen sözler değil; sözsüzlüğü olmuştur gidenin...
İmlâsı son bulur, yok olur, ve ancak -bir şiirde bir aşk- tıpkı bu geceki gibi, sadece harfler arasına sıkışıp kanıma karışır...
/Hem Aşk kimin dilinde, son noktasına ulaşmıştır ki; direnişi son bulsun.../
Suskunluğum namlunun ucunda, uzatması olmasın bu dilsizliğinin. Çekeceksen çek kanımı
ve git...
-ki çekilmişim ...
Şimdi ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
...
Bitirdi…
Her şeyi yitireceğini bile bile..
Kim sorgusuzdu, kim asılsız yakalanan…? Gidenlerin arasında, hangi yalnızlığı kolladı ki yüreklerimiz...
Yüreğin…
Unutulmuş, gerçek düş gezginleri..
Kim kaldı ki yaralarımızdan bize gebe?
Tenha gecelerin, tenha şehrin adamı... Uslanmaz mısın dizelerde kırdığın yaşamların cinayete ortak gecelerinden?
Kim bilir daha nice aşk asılsız ihbara yakalanacak?
Sorgusuzca çekip gidilmiyor bazen… Sorguluyorsun, ve azap gelip yerleşiyor can damarlarına...
Derin bir nefes ve belki derin bir ölüm gibi çekiyorsun nefesinden zehir kusan havayı...
Olmuyor…
Söz geçiremiyorum…
Bu ağır hava, içimi koyu yalnızlıklara çeken bu dip yalnızlıklar...
Dem vaktinden kaçarken, yakalanıyorum her defasında aşkın tonuna...
Kış buhranla kalkıyor içimden...
Aşksa hep ihanetin başucunda...
Ne iklim ne mevsim ne de ihanetle vurulmuş onlarca yürek, ölmeden dirilmiyor bu kara şehrinde...
Nefesim yetmiyor, aklım bulanıyor karalanan her kelimede....
Bu nasıl gidiştir soysuz sevginin gölgesinde sere serpe vurularak??
Bu nasıl isyan!!!
Dedim ya, olmuyor…
İçimdeki boşluğa düş...
Koyulaştırdığın dizelerine, rengârenk kalemlerle, yazı da yazılmıyor...
Ölüm şimdi, dizelerinde sızıyor tüm son bahar aşıklarının..
Sen; sen sessizliğinde kuşatırken ve belki kuşanırken is kokularını..
...
Renklerin bakışlarında nakış gibi düşüyor yaşam göz bebeklerime... Hiç durmasam ve durmadan karalasam sekteye uğratılmış geçmiş günlerimi.
Ya da durup yalnızca gülümsesem kirpiklerin sivri bakışlarında...
Tarihin koynuna saklanan mavi bir şehir aldı ruhumu...
Her imlâda vuruyorum göz bebeklerine kendimi görebilmek için.
Kış, uykusundayken uğramıştım koynuna, uykumdan uyandığımda geleceğim yanına...
Uyku molası...
İki adım ötede koltuğa sarılmış kolların duruyor...
Öylesine sevdiğim, öylesine...
Küçük bir resmin bembeyaz bir kağıda usulca işlenişi gibi...
ve belki damarlarından boşluğa süzülen özlemin buruk hüznü gibi...
öylesine sevdiğim, bil ki öylesine...
Odadaki ışık yavaşça uykuya adıyor gözlerimi, yanıp yanıp sönerken.
Ya uyursam? Ya uyur da bal rengi gözlerinden bakamazsam adına "hayat" dediğim ters soru işaretinin birlikteliğine...?
Bak, yanaklarımda ellerini yıkadıktan sonra bıraktığın yaşların ıslak izleri saklı halâ...
Her sabah ilk işim onlara su vermek oluyor, yanağında başlamak için yeni bir güne sensiz de olsam...
Islak sevdam...
Uyu
-yor...
gel sen yine; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ağustos geceleri parça parça dökülüyor hücrelerime. Bir yanda yıldızların şaşkın bakışları, diğer yanda sayfa arası güncemin aydınlanan düşleri...
İntihara meyilliyken uykularım, son bahar; kesti yolumu yaza inat. Biliyor musun, böyle zamanlarda vurur dalgalar sahilden önce bedenime.
Her yanım yara bere içinde ayıklarım incinen hislerimi...
Çığlıklar yükselir karanlığın bağrına bastığım yerinden...
Karanlık susar ve ben alırım geceyi, koynuma...
Zamanı göstermesin içimdeki film...
Bu sarhoşluktan usanmadım; yoksa duyuramazdı hiçbir ses varlığını bana, kan kusarken cehennemimde...
UykuM-olası(N)...
Uyku(n)dasın
ve gece ağır ağır
işleniyor düşlerime
senden çıkıyorum yola
adımlarım seninle...
Odanın duvarlarını sarı bir ışık bölüyor.
Sen görmüyorsun...
Süzülüyorum göz kapaklarına doğru, gece örtmeden ikimizin de üstünü...
sen ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Düş molası...
Birkaç adım ötede yaşam uzanmış gökyüzüne, bizi izliyor...
Öylesine sevdiğim, öylesine...
Yemyeşil bir vadiye bakan gözler gibi...
ve belki doymak için seviye bırakılan minik bir tebessüm gibi...
Öylesine sevdiğim, bil ki öylesine...
Öylesine doyuyorum seninle kana kana...
O köşede inmeyecektin... Daha anlatacaklarım vardı... Bak kızdırdın yıldızları...
O köşede inmeyecektin...
Dört duvar...
Bir yalnızlık çekiyor kanatlarımdan bir de sessizlik...
"Dur!" diyorum, dur ve bir defa olsun dinle...
Bakışlarına astığın öfke, parmaklarını sertleştiren yazgı benim değil!!
Dur ve dinle...
İstersen soluğuma karış ya da ne bileyim içimden bir renk seç, senin için sakladıklarımdan; ama ne olur, bari sen çekme kanatlarımdan...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bilmezsin, nasıl da kırılgandır uyurken düşlerim... Hani bir gece ansızın çekip gitmiştin ya, ilk o zaman anladım bunu.
Sensiz kanatlarım yoktu benim. Gitme diyecek oldum, gecene inecektim; ama sen çoktan karanlık koridorlarına doğru yola çıkmıştın.
Sesime karıştırdığın göz yaşlarımla ve kanatlarım kırılmış bir şekilde, uzun bir uyanıklık haline sokmuştun beni...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biraz daha fazla kalsaydın yanımda gerçekten acıtır mıydı söyleyeceklerin?
Oysa, oysa anlatacaklarım vardı daha...
Sana biriktirdiğim sayfaları okuyacaktım. Her biri sonsuzluk olan... Neşter çabukluğunda vücuda işleyen...
Uzandım...
Gökyüzünün sana uzanan genişliğine.
Kirpiklerimde ağırlaşan suların gel-gitiyle, uzandım...
Geceyi aydınlatan tek bir yıldız kalmıştı. Ona baktım... Konuşmaya çalıştım... Ama o çoktan rengini almıştı gözlerimden...
Biliyorum o da kızmıştı... Kim bilir; kim bilir hangi parçasına dokunmuştun kanatlarımı kırarken.
Gittin...
Sancılı bir bahar ı henüz yeni yeni toplamaya başlamışken ben, karakış çoktan gelip yerleşmişti içime. Kaç defa arkandan bağırdım...
Gündüz ve gece... an be an...
Yoktun...
O günden sonra ben de sustum. O köşede inmeyecektin...
Çoğaldık, çoktuk gecelerde....
Sahipsiz bir renkti bizi yalnızlığımıza götüren... Derinlerden yansıyan kağıt geminin kırışmış sayfalarında, korkularımızın renklerini gördük...
Ayağı takılıp yere düşen palyaçolar gibi güldürüyorduk zifiri karanlığı...
Azaldık, azdık gündüzlerde...
Renklere bulanmış bedenimizdi, bizi yalnızlığa götüren. Sığ sessizliklerden geceye akor basan yüreğimizin acı çığlığını duyduk.
Çoğaldık, çoktuk...
Azaldık, azdık...
Ama yine de hep güldürdük zifiri karanlığı...
"Yazgısı çoktan belli sığındığım delhizlerin... Sen bana tehlikesi olmayan dehlizlerin mirasısın...
Büyük ve kaygan zeminlerin sonrasında geceyi, bakışlarıyla örten...
Pusulamı sana ayarlıyor ve kalbimi bir ömür boyu sana rehin veriyorum..."
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yoksul acılardan geldim, koynumda benin sıcaklığıyla...
Dört mevsim ten rengi...
Henüz açılmamış yollar vardı. Kar değilse bile, çamurlaşmış beklentiler tıkamıştı her yanı(mı).
Sigaramın titreyen dumanında oyunlar oynadım göz bebeklerimle. Bir sağa bir sola giden yalnızlık çiziliyordu duvarlara o vakitler...
Ben ölümü toprağın kokusunda değil; yabancı yollarda yaşadım.
Öksüzdü tenimde dağılan dilsiz kelimeler...
Harcadıkça yazılanları, alıkonuldu hep bir aşk daha... Şimdi, göğsümdeki irin çözülüyor pembe bulutlara değdikçe...
"Sevdiğim, düş bahçemizde uyandırma beni; ne gece ne gündüz... Bir omzunda ben, bir omzunda aşk olsun..."
Hatırlarsın, ilk sağ yanıma yaslanmıştın dolunay aralarken kelimelerinle kanattığın yüreğimi. Ağzımda sustuğum cümlelerim saklıydı.
Susma dedikçe içim, susuyordum. Ilık bir rüzgâr yıkıyordu bedenimi her konuşma sonrası.
'' Bahar '' zamanıydı. Sevdalıların kıpırdandığı vadide ben, susuz kalmıştım.
Hangi tarihin derinliklerinden mühürlenmiştin alın yazıma bilmiyorum; ama taşlar bir bir diziliyordu bitkin ve şaşkın gözlerime.
"Geleceksen ihanetin pususuna bir bıçak darbesi daha at, öyle gel! Ki gideceksen eğer; karanlık ve soğuk bir yazgının çerçevesine çizmeden bir resmi, seni bana terk et öyle git!!"
Ve içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ;
Hakkını ödemeliyim imâ ettiğim düş yataklarımın... Sırtımda izi kaybolsa da etkisi azalmayan neşter darbeleri.
Ay ışığına sakladığım, unuttuğum ve çoktan kendini ölüme terk etmiş hikâyeler...
Biliyorum, bir tek sen dokunursan ayrışır yalnızlığım... Yıkılır, yüreğime açtığım zindan...
Yabancı masalların ağır yorgunluğundan ve uzaklıkların çatallanmış yazgısından, beni bir tek sen çıkarırsın...
İçimdeki en derin uykusun, sükûtun kol gezdiği...
Saati çalınmış ölümün dirilttiği, suya yansıyan gölgem: "Şimdi tut ve bırakma ellerimi..."
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin yol ağzında bekleyen yalnızlığından aldım seni...
Oradaydın...
Tam da hazan mevsimine kavuşurken düşlerim...
Ben en çok hazana vuruldum şu koca ömrün aymazlığında...Mumlar yaktım, her damla alevde, yavaş yavaş eriten...
Kokusuna sakladım içimdeki küçük çocuğun korkularını. Dağıldıkça alev odamın içinde, ben de dağıldım...
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, uyku sonrası aralanan göz kapaklarında buldum seni...
Kirpiklerimdeydin...
Tam da mahmurluğuna karışmışken tenim...
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Asıl şimdi kilitli valizlerin açılma zamanıdır...
Tüketilen sarı kağıtların derlenip bir an önce suyun berrak bakışlarına koyma vaktidir geçmişi...
Az ötemde, yorgunluğunu kırışmış bedeninde saklayan eski bir fotoğraf duruyor. Arka fonda yıkılmış bir ev... Virane...
Oysa ilk çekildiği anı hatırlıyorum da o fotoğrafın, ne de güzel görünüyordu evi saran yeşil sarmaşıklar.
Şimdiyse mutlu bir karenin yerini hüzün dumanları sarmış.
Dedim ya çoktan vakt-i zamanı gelmiş derleyip toparlamanın...
Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, dudaklarına düştüğü anda içimi aydınlatan tebessümünde öptüm seni...
Dumanlarımdaydın...
Tam da tadını almışken busem...
"Seni bulduğum yerde...
Her şeyi toplamış olacağım..."
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ayak sesleri...
Vuruluyorum gecenin perçeminden dökülen sessizliğin altında...
Ne kadar bağırsam apartmanlararası bir sarhoşluk bastırıyor sesimi....
Kapı aralanıyor,
uzanıp bir aralık bakacak oluyorum,
sonrası yine hep aynı...
Ölüme susamış göz bebeklerim...
Aynamda yaşlı bir son bahar yansıması...
Dalıp gidiyorum sesinin yankısına, olmuyor..
Sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?
Ayak uçlarıma vuruyor rüzgarın narin dokunuşları. Geceyi kaplayan sensizlik her bir an içinde, darmadağın düşüyor...
Ne çok zaman geçmiş geceye anlatmayalı bir sevi masalını...
ve ne çok zaman uzaklarda bir düşü yakalamayalı...
Öylesine bakmayalı boşluğa...
Saçlarıma sarılıyorum. Hani senin omuzlarıma düşen masumluğunu seyrettiğin saçlarımı.
Ellerime alıyorum ve defne kokulu düşlerimi yatırıyorum dizlerine...
Böyle zamanlarda içimde binlerce yol kıvrılır sana doğru.
Başı da sen; sonu da sen...
Geceyi harmanlıyorum ilerledikçe senli düşüncelerde...
Bir elimde özlem, bir elimde ayrılık...
Hasretle sohbet ediyorum, biliyorum o da sen...
Gözlerinle buluşuyorum, sonra birden yanımda olmadığının farkına varıyor ve sıçrıyorum...
Sevdiğim; sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?
Yaklaş...
Uzat kalbini o derinliğin içinden...
Dokun...
Sol omzuma değdiğin yerden...
Sev...
Bütün anlamların ötesinde...
Ben özlemle ( b )ölü(nü)yorum, biz görmesek de özlemden ölen birini sevdiğim...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kan kusuyor yine tarihin sorgusuna takılmış sözlerin... Dinleyerek değil; okuyarak hiç değil; in(ley)erek adımlıyorum satır başlarından bir sonrakine...
/Oysa sessiz bir çağlayandı aşk bakışlarımızın altında.../
Aşk çağlarken gidenler yalnızca duruyordu oysa; ve biliyor musun ihanete düşen sözler değil; sözsüzlüğü olmuştur gidenin...
İmlâsı son bulur, yok olur, ve ancak -bir şiirde bir aşk- tıpkı bu geceki gibi, sadece harfler arasına sıkışıp kanıma karışır...
/Hem Aşk kimin dilinde, son noktasına ulaşmıştır ki; direnişi son bulsun.../
Suskunluğum namlunun ucunda, uzatması olmasın bu dilsizliğinin. Çekeceksen çek kanımı
ve git...
-ki çekilmişim ...
Şimdi ; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
...
Bitirdi…
Her şeyi yitireceğini bile bile..
Kim sorgusuzdu, kim asılsız yakalanan…? Gidenlerin arasında, hangi yalnızlığı kolladı ki yüreklerimiz...
Yüreğin…
Unutulmuş, gerçek düş gezginleri..
Kim kaldı ki yaralarımızdan bize gebe?
Tenha gecelerin, tenha şehrin adamı... Uslanmaz mısın dizelerde kırdığın yaşamların cinayete ortak gecelerinden?
Kim bilir daha nice aşk asılsız ihbara yakalanacak?
Sorgusuzca çekip gidilmiyor bazen… Sorguluyorsun, ve azap gelip yerleşiyor can damarlarına...
Derin bir nefes ve belki derin bir ölüm gibi çekiyorsun nefesinden zehir kusan havayı...
Olmuyor…
Söz geçiremiyorum…
Bu ağır hava, içimi koyu yalnızlıklara çeken bu dip yalnızlıklar...
Dem vaktinden kaçarken, yakalanıyorum her defasında aşkın tonuna...
Kış buhranla kalkıyor içimden...
Aşksa hep ihanetin başucunda...
Ne iklim ne mevsim ne de ihanetle vurulmuş onlarca yürek, ölmeden dirilmiyor bu kara şehrinde...
Nefesim yetmiyor, aklım bulanıyor karalanan her kelimede....
Bu nasıl gidiştir soysuz sevginin gölgesinde sere serpe vurularak??
Bu nasıl isyan!!!
Dedim ya, olmuyor…
İçimdeki boşluğa düş...
Koyulaştırdığın dizelerine, rengârenk kalemlerle, yazı da yazılmıyor...
Ölüm şimdi, dizelerinde sızıyor tüm son bahar aşıklarının..
Sen; sen sessizliğinde kuşatırken ve belki kuşanırken is kokularını..
...
Etiketler:
duygusal yazilar,
güzel yazi,
kahraman tazeoglu,
makale
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ? |1|
İçimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
1-2-3-4-5-6
Bir yaşamı avuçlarına alıp gecenin sessizliğinde kaybolmak; dalgın bakışlarla...
Kimin adını savursam boşluğa hep bir harf gelip takılır yüreğime...
Susmuyor alfabenin başındaki harf de; sonundaki harf de...
Araya kaynayanları saymaya gücüm yetmez...
Balkondaydım....
Az önce...
Azalarak...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Hangi günlüğün kapağını açsam rüzgar esip geliyor bugünüme...
Dışarda hain bir yaz kavurmaktan uzak..
Düşler yangın yerindeyken, düşsüzlük almış başını gidiyor...
Sayıklayan bir bedenin, hiçbir sese yetişemeyen görüntüsü salınıyor karanlıkta...
Şehir içine akıyor ...
Şehir içime akıyor...
doğru yola çıkıyorum...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Aldırmadım...
Ne sana ne sen'li kuşkuların gölge oyunlarına...
Bir yerlerde soğuk bir rüzgar devralıyor geceyi...
Hissetmekten uzak bedenim, gelen çağrıya 'hayır' demiyor...
Gel diyor düşlerin yolcusu, gel ve sarıl bakışlarıma...
Bir dal aramalı mıyım diye düşünürken, çatırdayan sesinle irkiliyor bedenim...
Sesler kapılarıma dayanıyor..
Sesler adımlarıma düşüyor...
Yoksunluğuma karışıyor çürümüş başkalaşımın...
Tetikte tek bir can, kurşun soluğunda...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ya vazgeçip siyah bakışlarından düşeceğim; ya da savaşıp kokuna katacağım beni...
Gece bakışları...
Saatte bilmem kaç; kaç kilometre hızla aşktan düşüyorum...
sen içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bakışlarından yabancı bir misafirliğin arsız huysuzlanmalarını seziyorum. Elimde değil, biliyorsun.
Seni sakladığım yerden seni çıkarabilmek için sana ihtiyacım var.
Kaç deniz geçtim bu gölgelikte dinlenmek uğruna. Kaç suda yüzdüm, dinlenmeden.
Vakitsiz duruşlarım oldu, vakitsiz taşıdığım ağırlıklar. Künye gibi taşıyorum her birini sebepsiz, sağır, izbe duygularımla...
Bu yolun sonundan geçmen için önce, beni ben'de çiğnemen lâzım.
yinede vede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Nöbetleşe çalışıyoruz geceyle. O sabaha vurgun, ben karanlığa. Zamanı terk etti kollarıma, çekip gitti.
Onca ayın arasından birtek Mayıs'ı mı layık gördü susuşlarıma.
Çekiliyorum...
Tek damla sen bırakmayacağım giderken bende; Oysa bir tek damla bile yeterdi değil mi sevmelere.
Bak! Yağmur bakışlarımda kokuna dayanıp sana eğilen yersizliğim saklı...
Görmezsin, biliyorum...
Görmeyeceksin de...
Zehirli sözler bunlar... Damıtmadım hiç birini...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Akrep sokarken, yelkovan pan zehirden uzaklaşıyor...
Bak, görüyor musun fırtına yaklaşıyor!!!
Bileklerim ince, savrulur muyum bu dilsizliğimle?
Çarşaf açıyorum tenindeki gölgeme, hadi gel gel bu gece...
Ay çıkmamış gözlerimin kum dolu bakışlarından, yeter ki sen ol,seni içtiğim gecelerde...
Adını bilme; adını bilme böyle ne olur; yanımda bir yerlere devril hatırlayamadıklarımızla.
Aramıza giren kaç şehir var ki; geçmişimizden başka?
Hem, ikimiz de tüketmedik mi sayfalarca gergef gibi işlediğimiz ömrümüzü, sigara niyetine... ?
Şimdi kulaklarıma bıraktığın fısıltılı sözcüklerini yanına alıp bendeki ben'e yavaşça koy başını...
Nefes alışlarımın titreyen ritmine karışsın yanağındaki pürüzler. İrkileyim...
Ve içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kaç gece böyle uykusuz çoğaldım yatağımda.
Yastığımın altına düşlerini bırakıp gittiğin o günden bu yana, hep o gecenin doğumunu bekledim arsız çocukluğumla...
Rüzgârını şehrinin avuçlayıp martıların kanatlarına asıyorum...
Kal diyorum sesine. Kal ve bir notasını eksik koyduğum sesimin nâmelerini dinle diye...
Kızma...!
Biliyorum, senin bir kalbin yok...
Hecelerim vurguna takıldıysa oltanın ucunda, bundan sana ne...!!! Bu yalnızca benim vurgunum...
Sen yine filmlerini toparla geceye hazırlık için, yorgunluğunu toparla kanepende ve hiç değilse bu defa ağırdan aç kitaplarının kapağını...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Demiştin ya bir defasında: " Sana gel deyişimin sessizliği mi bu?" diye,
bak işte mırıldandım seni, içinde ben'im kokan sen gibi...
"Bazen dalgaların kıyıya mı yoksa açığa mı sürükleyeceğini akıntılar belirler...
Bunlar sessiz ve derindedir...Bazen sıcak bazen soğuktur..."
Serin bir ilkbahar akşamı gibi düştüm; Beklentilerimden çok uzakta bir sahnede, boylu boyunca duruyordun karşımda.
Hangi sesime düşeceğini, beni hangi rüzgârın koynundan çekip çıkartacağını sezemiyordum; ancak yaşamın bir şekilde bizi karşı karşıya getirdiği su götürmez bir gerçekti. Duygularımı arkamda bırakıp, nice sevda sözüne sırtımı çevirip sana döndüm yüzümü.
Yeni yetme duygularım olmadı benim hiç.. Sevdaya hazan resmini çizmedim.
Ne olduysa diğerlerine, benim sularımda gezinmeye başladıktan sonra oldu ve tüm duygular ondan sonra yerle bir oldu...
Geç kalmıştım bir şeylere... Suçu kendimde bulmayı, ben hep onlardan öğrendim... Oysa avuçlarımdaki sıcaklığı alıp götüren onlardı...
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Şimdi ağırlaşan geçmişin koynunda sana dökülüyor kalemim.. Bir bir soyunuyorum yaşamı , atıyorum üzerimden bana bırakıp gittiği her ne varsa...
...
"Ekler hep gecelerden taşan yıldızlar gibidir... Aslında onlar hep unutulduklarını zannettikleri için intihar ederler bir boşluk anında..."
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
"Kimse kendi dehlizinden çıkmaz... Dehlizin içini duman kaplamadığı sürece."
"Üzerime döktüğün simlerin telaşı vurdu kalbimin senin için açtığım köşesine. Yârim, yâr diye senden geçtim..."
Uzun soluklu sohbetlerin düş köşeme yansıyan yerinde, ayarı ellerine bağlı bir düzensizlik var günlerdir.
Onca ertelenmiş buluşmanın yorgun sabahlarında, uyanmamak adına ne de çok direndi bedenim.
Geçitler vardı yol üzerinde, her biri kendi keskinliğinde yok olan. Yok oldum...
Önce, terimde kalmıştı izleri. Kokulara bulandıkça, ruhumun patikalarında sıkışıyordum.
Bir iz, bir ses yada geceyi üzerime örtecek en ufak bir belirti kalmamıştı.
Haklıydın... Korkularım vardı...
Sesimdeki şiddete, içimdeki çocuksu gülümseyişin sıcaklığına rağmen hangi andan kaldığını bilmediğim korkularım...
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biliyor musun sevdiğim, ben ne zaman ağlayacak olsam, bir su damlası düşer yüreğime yanaklarımdan önce. Ve o su damlası büyür göz bebeklerimde...Dindiremezsin, ellerin dokunmazsa avuç içlerinle...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yıllar geçti ve ben halâ o geçitlerin keskinliğinde sessizce devam ediyorum yoluma.
Kalbimde bulutların hafifliği, ruhumda geç kalmış bir sevinin yorgunluğu saklı...
Biliyorum bir tek senin ellerin dokunursa çözeriz geceyi bağlandığı yerden... Sen yalnızca fısıldayan sözcüklerini sarın gel...
Bendeki sen, sonbahara katılmış bir akşam üstü düşer gözlerine...
ve sen yine; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
...Tutuksam gönlüme ateş düşüren dolunaya, ıslak bir gecede "sadece sen" düşür yıldızları bakışlarıma...
Başlıkların anlamlı ezgisinde yürüyorum. Her durak bir sonu anlattı öykülerimde.
Durağa yaklaştıkça başımı yasladığım pencereden ayrılmak istemedim hiç.
İnadımı durduran bir başkasının " Duracak" yazısını gözlerime işlemesi oldu.
İndim...
Nefesime karışan ağır şehir kokusu.. Yüreğime dokunan "işte bu son şarkı", az sonra kepenklerini indirecek kalbin diyen sesin yankısıyla...
Adını ne koyuyorlardı yaşadıklarımızın? Çizgi ötesinde yürürken, bana hangi masalı anlatıyordu kelimeleri...?
Adımlarımın ihanete karıştığı, sorgu gecelerinde bağırarak uyandığım kaç yaşamım olmuştu benim ve ben hangi yaşam çıkmazında, sırılsıklam ayıkladığım bir yağmurun kollarına umursamadan bırakmıştım zift karası yokluğunu?
Anımsamıyorum...
Günlerdir; günlerdir parmak uçlarıma dokunup kaçan haylaz kelimeler saklı düşlerimde. Düğümler büyüyor...
Sen her gelişinle bir ilmek daha atıyorsun kış uykuma... Sıçrayarak uyanıyorum sensizlikte...
ama sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Söyle hangi yolun başındasın?
Bekle biraz...
Tam şuramda parmak izlerinin gölgesi kaldı...
Onca hareket arasında gözlerime çarpıp tüm utangaçlığımı dilime vuran hecem, sanadır bu cümlelerim, yalnız sana...
Kâlbim...
Uzak deniz yolculuklarının heyecanlı bekleyişlerinden birindeyim.
Güneş kendi kızgınlığından(!) uzakta ve zaman ilk defa kapaklarıma göz kapaklarıma değmiyor....
Elime aldığım bardağın içinde, henüz yazmadığımız gecelerimiz var.
Yol boyu hareket ettikçe, su kendinden geçtikçe, seninle daha da derinlere inmek istiyorum.
Bu köhne taşların arasında nasıl da güzel parlıyor gözlerin. Sanki, meydan okuyorsun var ettiğim onca parçalanmış geçmişe inat...
Sahi, aynı karanlıktan mı çıktık biz seninle?
Yaşam düşerken düşlerimize, aynı salıncağın giderek hızlanan yerinde ikimiz de mi düşüp incittik içimizi..?
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Anlat sevdiğim, el yazması harflerle yüreğinden akan nehirlerin kokusunu...
Anlat ki sen ol masalımın kahramanı içimde ve ben bir tek sana dolanayım bu şehirde yâr diye...
Sabahın ilk ışıkları daha düşmedi pencereme... Aklımda kokunla düştüm yola...
Hesapsızca vuruyorum döküle döküle kıyılarına... Uzaklardan başlıyorum çırpmaya ellerimi.
Kimsesiz bir çoklukta, bir tek senli günlerin avuntusunun çizdirdiği resimle, yürüyorum...
Avuçlarıma sonbahar yaprakları düştüğünden beri, ilkbaharın renklerini hatırlamaz oldu yüreğim.
Varsa yoksa elimdeki yaprağın renkleri... Kalem kutumda birkaç sancılı gece haricinde hiçbir şey kalmadı eskiye ait..
Hepsini sen gelmeden bitirmiştim. Aylarca orada öylece kaldılar işte, işe yaramaz bir halde...
Ara sıra elime alıp baksam da; artık biliyordum eskisi gibi olmayacaktı. Olmamalıydı da..
Dayanamadılar...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bir sabah uyandığımda, bir iki renk dışında hepsi gitmişti. Bir önceki geceyi düşündüm.
Cevap yok...
Belli ki yokluklarına alışmamı istiyorlardı artık..
Ben de öyle yaptım ve bende bir zamanlar sır gibi herkesten sakladığım kalemlerimi kendi yolculuklarına terk ettim.
Bilirsiniz, bazen yaşam öyle bir düğüm atar ki bedeninize, işte o an, hareket etmenin anlamsız olduğu dakikalardır.
Çünkü ne yana dönseniz hep bir adım ötede durur uçurum. Yer ayaklarınızın altından yavaş yavaş kaymaya başlar.
Sonrasında hatırlanmayan bir boşluk ânı yaşanır ve yeryüzünün derinliğinde, giderek kaybolmanın verdiği acıyla düşersiniz....
HIZLA...
ama sen sen; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bir itirafa sığmayacak kadar uzundu cümlelerim. Anlatmak için zamanım olmadı hikayelerimi..
Ya da dinleyecek tek bir insan... Zor zamanların ele avuca sığmaz misafirleri, yatıya kalacak kadar izin alamamışlardı yaşamdan.
Sustum...
Bakın acılar çoğalıyor...
Bazen de hayata "bit artık " dediğiniz noktada, yepyeni bir şarkı dolanır dilinize.
Bağıra bağıra söyleyecek gücünüz yoksa bile, boynunuzu bir tarafa büker, omzunuza yaslanırsınız destek için.
Kendi bedeniniz, sığınmak için en ideal yer gibi gelir. Oysa, canınıza katabileceğiniz birinin gölgesi de rahat durmamaktadır hemen köşebaşında.
Görürsünüz; ama o ufak adımı atmak için türlü hesaplara dolanmak zorunda kalcağınızı da bilirsiniz.
Kararsızlık...
Sabahın ilk ışıkları gözlerimdeki ışığa gülümsüyor... Kokunsa boynumdaki gürültünün hengamesinde tenime karışıp usulca içime işliyor...
sen sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Daha yürüyecek yolumuz vardı; ne olurdu dönmeseydin sensizliğimin şehrine..."
Uzanmak istiyorum...
Şöyle boylu boyunca akşamın tüm sesini hapsedip kuytu köşelere, sesinle; seninle sesi biz olan bir şarkıda boylu boyunca uzanmak...
Ortalıkta zaman ayarlı herhangi bir nesne olmadan, sadece ikimize kurulmuş bir kavuşma merasiminin hemen yanıbaşında.
Sol
omzumdan
akıyor
gözlerine
düşen
ben'imin
teri
-ki
sen
giderken
oraya
saklamıştım
kokunu...
Dört ay...
Dört dolunay...
1-2-3-4-5-6
Bir yaşamı avuçlarına alıp gecenin sessizliğinde kaybolmak; dalgın bakışlarla...
Kimin adını savursam boşluğa hep bir harf gelip takılır yüreğime...
Susmuyor alfabenin başındaki harf de; sonundaki harf de...
Araya kaynayanları saymaya gücüm yetmez...
Balkondaydım....
Az önce...
Azalarak...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Hangi günlüğün kapağını açsam rüzgar esip geliyor bugünüme...
Dışarda hain bir yaz kavurmaktan uzak..
Düşler yangın yerindeyken, düşsüzlük almış başını gidiyor...
Sayıklayan bir bedenin, hiçbir sese yetişemeyen görüntüsü salınıyor karanlıkta...
Şehir içine akıyor ...
Şehir içime akıyor...
doğru yola çıkıyorum...
içimdeki boşluga düş... ben tutarım seni ?
Aldırmadım...
Ne sana ne sen'li kuşkuların gölge oyunlarına...
Bir yerlerde soğuk bir rüzgar devralıyor geceyi...
Hissetmekten uzak bedenim, gelen çağrıya 'hayır' demiyor...
Gel diyor düşlerin yolcusu, gel ve sarıl bakışlarıma...
Bir dal aramalı mıyım diye düşünürken, çatırdayan sesinle irkiliyor bedenim...
Sesler kapılarıma dayanıyor..
Sesler adımlarıma düşüyor...
Yoksunluğuma karışıyor çürümüş başkalaşımın...
Tetikte tek bir can, kurşun soluğunda...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Ya vazgeçip siyah bakışlarından düşeceğim; ya da savaşıp kokuna katacağım beni...
Gece bakışları...
Saatte bilmem kaç; kaç kilometre hızla aşktan düşüyorum...
sen içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bakışlarından yabancı bir misafirliğin arsız huysuzlanmalarını seziyorum. Elimde değil, biliyorsun.
Seni sakladığım yerden seni çıkarabilmek için sana ihtiyacım var.
Kaç deniz geçtim bu gölgelikte dinlenmek uğruna. Kaç suda yüzdüm, dinlenmeden.
Vakitsiz duruşlarım oldu, vakitsiz taşıdığım ağırlıklar. Künye gibi taşıyorum her birini sebepsiz, sağır, izbe duygularımla...
Bu yolun sonundan geçmen için önce, beni ben'de çiğnemen lâzım.
yinede vede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Nöbetleşe çalışıyoruz geceyle. O sabaha vurgun, ben karanlığa. Zamanı terk etti kollarıma, çekip gitti.
Onca ayın arasından birtek Mayıs'ı mı layık gördü susuşlarıma.
Çekiliyorum...
Tek damla sen bırakmayacağım giderken bende; Oysa bir tek damla bile yeterdi değil mi sevmelere.
Bak! Yağmur bakışlarımda kokuna dayanıp sana eğilen yersizliğim saklı...
Görmezsin, biliyorum...
Görmeyeceksin de...
Zehirli sözler bunlar... Damıtmadım hiç birini...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Akrep sokarken, yelkovan pan zehirden uzaklaşıyor...
Bak, görüyor musun fırtına yaklaşıyor!!!
Bileklerim ince, savrulur muyum bu dilsizliğimle?
Çarşaf açıyorum tenindeki gölgeme, hadi gel gel bu gece...
Ay çıkmamış gözlerimin kum dolu bakışlarından, yeter ki sen ol,seni içtiğim gecelerde...
Adını bilme; adını bilme böyle ne olur; yanımda bir yerlere devril hatırlayamadıklarımızla.
Aramıza giren kaç şehir var ki; geçmişimizden başka?
Hem, ikimiz de tüketmedik mi sayfalarca gergef gibi işlediğimiz ömrümüzü, sigara niyetine... ?
Şimdi kulaklarıma bıraktığın fısıltılı sözcüklerini yanına alıp bendeki ben'e yavaşça koy başını...
Nefes alışlarımın titreyen ritmine karışsın yanağındaki pürüzler. İrkileyim...
Ve içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Kaç gece böyle uykusuz çoğaldım yatağımda.
Yastığımın altına düşlerini bırakıp gittiğin o günden bu yana, hep o gecenin doğumunu bekledim arsız çocukluğumla...
Rüzgârını şehrinin avuçlayıp martıların kanatlarına asıyorum...
Kal diyorum sesine. Kal ve bir notasını eksik koyduğum sesimin nâmelerini dinle diye...
Kızma...!
Biliyorum, senin bir kalbin yok...
Hecelerim vurguna takıldıysa oltanın ucunda, bundan sana ne...!!! Bu yalnızca benim vurgunum...
Sen yine filmlerini toparla geceye hazırlık için, yorgunluğunu toparla kanepende ve hiç değilse bu defa ağırdan aç kitaplarının kapağını...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Demiştin ya bir defasında: " Sana gel deyişimin sessizliği mi bu?" diye,
bak işte mırıldandım seni, içinde ben'im kokan sen gibi...
"Bazen dalgaların kıyıya mı yoksa açığa mı sürükleyeceğini akıntılar belirler...
Bunlar sessiz ve derindedir...Bazen sıcak bazen soğuktur..."
Serin bir ilkbahar akşamı gibi düştüm; Beklentilerimden çok uzakta bir sahnede, boylu boyunca duruyordun karşımda.
Hangi sesime düşeceğini, beni hangi rüzgârın koynundan çekip çıkartacağını sezemiyordum; ancak yaşamın bir şekilde bizi karşı karşıya getirdiği su götürmez bir gerçekti. Duygularımı arkamda bırakıp, nice sevda sözüne sırtımı çevirip sana döndüm yüzümü.
Yeni yetme duygularım olmadı benim hiç.. Sevdaya hazan resmini çizmedim.
Ne olduysa diğerlerine, benim sularımda gezinmeye başladıktan sonra oldu ve tüm duygular ondan sonra yerle bir oldu...
Geç kalmıştım bir şeylere... Suçu kendimde bulmayı, ben hep onlardan öğrendim... Oysa avuçlarımdaki sıcaklığı alıp götüren onlardı...
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Şimdi ağırlaşan geçmişin koynunda sana dökülüyor kalemim.. Bir bir soyunuyorum yaşamı , atıyorum üzerimden bana bırakıp gittiği her ne varsa...
...
"Ekler hep gecelerden taşan yıldızlar gibidir... Aslında onlar hep unutulduklarını zannettikleri için intihar ederler bir boşluk anında..."
İçimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
"Kimse kendi dehlizinden çıkmaz... Dehlizin içini duman kaplamadığı sürece."
"Üzerime döktüğün simlerin telaşı vurdu kalbimin senin için açtığım köşesine. Yârim, yâr diye senden geçtim..."
Uzun soluklu sohbetlerin düş köşeme yansıyan yerinde, ayarı ellerine bağlı bir düzensizlik var günlerdir.
Onca ertelenmiş buluşmanın yorgun sabahlarında, uyanmamak adına ne de çok direndi bedenim.
Geçitler vardı yol üzerinde, her biri kendi keskinliğinde yok olan. Yok oldum...
Önce, terimde kalmıştı izleri. Kokulara bulandıkça, ruhumun patikalarında sıkışıyordum.
Bir iz, bir ses yada geceyi üzerime örtecek en ufak bir belirti kalmamıştı.
Haklıydın... Korkularım vardı...
Sesimdeki şiddete, içimdeki çocuksu gülümseyişin sıcaklığına rağmen hangi andan kaldığını bilmediğim korkularım...
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Biliyor musun sevdiğim, ben ne zaman ağlayacak olsam, bir su damlası düşer yüreğime yanaklarımdan önce. Ve o su damlası büyür göz bebeklerimde...Dindiremezsin, ellerin dokunmazsa avuç içlerinle...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Yıllar geçti ve ben halâ o geçitlerin keskinliğinde sessizce devam ediyorum yoluma.
Kalbimde bulutların hafifliği, ruhumda geç kalmış bir sevinin yorgunluğu saklı...
Biliyorum bir tek senin ellerin dokunursa çözeriz geceyi bağlandığı yerden... Sen yalnızca fısıldayan sözcüklerini sarın gel...
Bendeki sen, sonbahara katılmış bir akşam üstü düşer gözlerine...
ve sen yine; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
...Tutuksam gönlüme ateş düşüren dolunaya, ıslak bir gecede "sadece sen" düşür yıldızları bakışlarıma...
Başlıkların anlamlı ezgisinde yürüyorum. Her durak bir sonu anlattı öykülerimde.
Durağa yaklaştıkça başımı yasladığım pencereden ayrılmak istemedim hiç.
İnadımı durduran bir başkasının " Duracak" yazısını gözlerime işlemesi oldu.
İndim...
Nefesime karışan ağır şehir kokusu.. Yüreğime dokunan "işte bu son şarkı", az sonra kepenklerini indirecek kalbin diyen sesin yankısıyla...
Adını ne koyuyorlardı yaşadıklarımızın? Çizgi ötesinde yürürken, bana hangi masalı anlatıyordu kelimeleri...?
Adımlarımın ihanete karıştığı, sorgu gecelerinde bağırarak uyandığım kaç yaşamım olmuştu benim ve ben hangi yaşam çıkmazında, sırılsıklam ayıkladığım bir yağmurun kollarına umursamadan bırakmıştım zift karası yokluğunu?
Anımsamıyorum...
Günlerdir; günlerdir parmak uçlarıma dokunup kaçan haylaz kelimeler saklı düşlerimde. Düğümler büyüyor...
Sen her gelişinle bir ilmek daha atıyorsun kış uykuma... Sıçrayarak uyanıyorum sensizlikte...
ama sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Söyle hangi yolun başındasın?
Bekle biraz...
Tam şuramda parmak izlerinin gölgesi kaldı...
Onca hareket arasında gözlerime çarpıp tüm utangaçlığımı dilime vuran hecem, sanadır bu cümlelerim, yalnız sana...
Kâlbim...
Uzak deniz yolculuklarının heyecanlı bekleyişlerinden birindeyim.
Güneş kendi kızgınlığından(!) uzakta ve zaman ilk defa kapaklarıma göz kapaklarıma değmiyor....
Elime aldığım bardağın içinde, henüz yazmadığımız gecelerimiz var.
Yol boyu hareket ettikçe, su kendinden geçtikçe, seninle daha da derinlere inmek istiyorum.
Bu köhne taşların arasında nasıl da güzel parlıyor gözlerin. Sanki, meydan okuyorsun var ettiğim onca parçalanmış geçmişe inat...
Sahi, aynı karanlıktan mı çıktık biz seninle?
Yaşam düşerken düşlerimize, aynı salıncağın giderek hızlanan yerinde ikimiz de mi düşüp incittik içimizi..?
sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Anlat sevdiğim, el yazması harflerle yüreğinden akan nehirlerin kokusunu...
Anlat ki sen ol masalımın kahramanı içimde ve ben bir tek sana dolanayım bu şehirde yâr diye...
Sabahın ilk ışıkları daha düşmedi pencereme... Aklımda kokunla düştüm yola...
Hesapsızca vuruyorum döküle döküle kıyılarına... Uzaklardan başlıyorum çırpmaya ellerimi.
Kimsesiz bir çoklukta, bir tek senli günlerin avuntusunun çizdirdiği resimle, yürüyorum...
Avuçlarıma sonbahar yaprakları düştüğünden beri, ilkbaharın renklerini hatırlamaz oldu yüreğim.
Varsa yoksa elimdeki yaprağın renkleri... Kalem kutumda birkaç sancılı gece haricinde hiçbir şey kalmadı eskiye ait..
Hepsini sen gelmeden bitirmiştim. Aylarca orada öylece kaldılar işte, işe yaramaz bir halde...
Ara sıra elime alıp baksam da; artık biliyordum eskisi gibi olmayacaktı. Olmamalıydı da..
Dayanamadılar...
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bir sabah uyandığımda, bir iki renk dışında hepsi gitmişti. Bir önceki geceyi düşündüm.
Cevap yok...
Belli ki yokluklarına alışmamı istiyorlardı artık..
Ben de öyle yaptım ve bende bir zamanlar sır gibi herkesten sakladığım kalemlerimi kendi yolculuklarına terk ettim.
Bilirsiniz, bazen yaşam öyle bir düğüm atar ki bedeninize, işte o an, hareket etmenin anlamsız olduğu dakikalardır.
Çünkü ne yana dönseniz hep bir adım ötede durur uçurum. Yer ayaklarınızın altından yavaş yavaş kaymaya başlar.
Sonrasında hatırlanmayan bir boşluk ânı yaşanır ve yeryüzünün derinliğinde, giderek kaybolmanın verdiği acıyla düşersiniz....
HIZLA...
ama sen sen; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Bir itirafa sığmayacak kadar uzundu cümlelerim. Anlatmak için zamanım olmadı hikayelerimi..
Ya da dinleyecek tek bir insan... Zor zamanların ele avuca sığmaz misafirleri, yatıya kalacak kadar izin alamamışlardı yaşamdan.
Sustum...
Bakın acılar çoğalıyor...
Bazen de hayata "bit artık " dediğiniz noktada, yepyeni bir şarkı dolanır dilinize.
Bağıra bağıra söyleyecek gücünüz yoksa bile, boynunuzu bir tarafa büker, omzunuza yaslanırsınız destek için.
Kendi bedeniniz, sığınmak için en ideal yer gibi gelir. Oysa, canınıza katabileceğiniz birinin gölgesi de rahat durmamaktadır hemen köşebaşında.
Görürsünüz; ama o ufak adımı atmak için türlü hesaplara dolanmak zorunda kalcağınızı da bilirsiniz.
Kararsızlık...
Sabahın ilk ışıkları gözlerimdeki ışığa gülümsüyor... Kokunsa boynumdaki gürültünün hengamesinde tenime karışıp usulca içime işliyor...
sen sen yinede; içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
içimdeki boşluğa düş... ben tutarım seni ?
Daha yürüyecek yolumuz vardı; ne olurdu dönmeseydin sensizliğimin şehrine..."
Uzanmak istiyorum...
Şöyle boylu boyunca akşamın tüm sesini hapsedip kuytu köşelere, sesinle; seninle sesi biz olan bir şarkıda boylu boyunca uzanmak...
Ortalıkta zaman ayarlı herhangi bir nesne olmadan, sadece ikimize kurulmuş bir kavuşma merasiminin hemen yanıbaşında.
Sol
omzumdan
akıyor
gözlerine
düşen
ben'imin
teri
-ki
sen
giderken
oraya
saklamıştım
kokunu...
Dört ay...
Dört dolunay...
Etiketler:
ask,
duygusal yazilar,
güzel yazi,
kahraman tazeoglu,
makale
5 Ekim 2008 Pazar
Aşk;Denizdi,Gemiydi,Yelkendi,Rüzgardı...
Aşk;Denizdi,Gemiydi,Yelkendi,Rüzgardı...
Aşk büyüdükçe denizimiz de büyüdü!Her yanımızdan alabildiğine uzanan mavilikte,gidilecek ne çok yer vardı.Berrak suları içinde kayboluyordu bakışlarımız.Denizdi,maviydi.Çok büyüdü.Onun büyüklüğünde küçücük kaldı gemimiz,bir mendil hüznünde savruldu yelkenimiz.Rüzgarsa eğilip büküldü dalgaların arasında.Gitmeye vesaitimiz yoktu,kalmaya yerimiz.Ne yön verecek rüzgar ne de koynuna alacak yelken.Denizdi ve biz aşkta denize aldandık.
Aşk büyükdükçe gemimiz de büyüdü.Koca bir güvertede çocuklar gibi koşabilirdik.Kulaklarımızı yatırırıdık dalgaların sesine ve martılarla konuşurduk,delice...Gemi büyüdükçe suyu çekildi denizimizin.Gidecek yerimiz vardı da,bize yol verecek denizimiz çöl zenginliğinde takıldı ayaklarımıza,Yelkenimiz yırtıldı; kırıldı rüzgarın küskünlüğüne ve kayboldu.Evet,rüzgarda küskünlük,martılarda hazin bir çığlık...Oysa büyüyen aşkımızdı.Büyüyen gemimizdi.Gemiydi,bizimdi...Gitmek istemiştik sadece,sadece gitmek...
Aşk büyüdükçe büyüdü yelkenimiz.Göğü kaplıyordu sanki.Sanki gökkuşağıydı rengi.Sığınırdık yağmurda,sarılırdık fırtınada ya da saklanırdık her yakalanma korkumuzda.Hiç yok gibiydi denizimiz,küçücük kaldı gemimiz,hissedilmedi bile rüzgarımız.Koca bir yelken üstümüze kapandı.Ellerimizi tuttuk önce oysa duyulmuyordu sesimiz.Sonra ellerimiz ayrıldı.Sonra sesimiz yaraların altından kanarcasına geldi.Bir yakarış,bir haykırış...Yelkendi...Gökkuşağı renginde bir yelkenden bize gökyüzünde yer açmasını istemiştik.Açtı ve birbirimizi gökyüzünde kaybettik.
Aşk büyüdükçe rüzgarımızdı büyüyen.Delileşti,serserileşti.Hoyratlığına dağlar dayanmazdı ve en çok denizler kanardı.Gemimiz önüne canını sererdi,yelkenimiz koynunu açardı.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Saçlarına ve tenine dokunan tatlı esintiydi,sesim gibi...Fırtınaya döndü,kasırgalarda yitti.Ne deniz kaldı,ne gemi,ne yelken...Sonra,ben de kalmadım.Sen ise gittin;içimin yamacından uzağımın boranlı bir ovasına.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Sevgilim gibi...
Büyümenin ve küçük kalmanın dengesiz zıtlığında her şey hep yarım mı kalacak?Tam buldum derken en güvendiğimizin bıçağı denizimizi yarıp,gemimizi mi batıracak? Usta ona,"susmayı iyi bilirim" dedim.Önce sustu,sonra "en iyi susmayı bildiğini,en iyi ben bilirim" dedi ve giden olmayı seçti.Şimdi söyle;bu denizin dibinde,bu geminin kırık-dökük güvertesinde,bu yırtık yelkenle,bu yönsüz rüzgarın içinde bu aşk nereye gidiyor usta?
Kahraman Tazeoğlu
Susacak Var adlı kitabından
Aşk büyüdükçe denizimiz de büyüdü!Her yanımızdan alabildiğine uzanan mavilikte,gidilecek ne çok yer vardı.Berrak suları içinde kayboluyordu bakışlarımız.Denizdi,maviydi.Çok büyüdü.Onun büyüklüğünde küçücük kaldı gemimiz,bir mendil hüznünde savruldu yelkenimiz.Rüzgarsa eğilip büküldü dalgaların arasında.Gitmeye vesaitimiz yoktu,kalmaya yerimiz.Ne yön verecek rüzgar ne de koynuna alacak yelken.Denizdi ve biz aşkta denize aldandık.
Aşk büyükdükçe gemimiz de büyüdü.Koca bir güvertede çocuklar gibi koşabilirdik.Kulaklarımızı yatırırıdık dalgaların sesine ve martılarla konuşurduk,delice...Gemi büyüdükçe suyu çekildi denizimizin.Gidecek yerimiz vardı da,bize yol verecek denizimiz çöl zenginliğinde takıldı ayaklarımıza,Yelkenimiz yırtıldı; kırıldı rüzgarın küskünlüğüne ve kayboldu.Evet,rüzgarda küskünlük,martılarda hazin bir çığlık...Oysa büyüyen aşkımızdı.Büyüyen gemimizdi.Gemiydi,bizimdi...Gitmek istemiştik sadece,sadece gitmek...
Aşk büyüdükçe büyüdü yelkenimiz.Göğü kaplıyordu sanki.Sanki gökkuşağıydı rengi.Sığınırdık yağmurda,sarılırdık fırtınada ya da saklanırdık her yakalanma korkumuzda.Hiç yok gibiydi denizimiz,küçücük kaldı gemimiz,hissedilmedi bile rüzgarımız.Koca bir yelken üstümüze kapandı.Ellerimizi tuttuk önce oysa duyulmuyordu sesimiz.Sonra ellerimiz ayrıldı.Sonra sesimiz yaraların altından kanarcasına geldi.Bir yakarış,bir haykırış...Yelkendi...Gökkuşağı renginde bir yelkenden bize gökyüzünde yer açmasını istemiştik.Açtı ve birbirimizi gökyüzünde kaybettik.
Aşk büyüdükçe rüzgarımızdı büyüyen.Delileşti,serserileşti.Hoyratlığına dağlar dayanmazdı ve en çok denizler kanardı.Gemimiz önüne canını sererdi,yelkenimiz koynunu açardı.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Saçlarına ve tenine dokunan tatlı esintiydi,sesim gibi...Fırtınaya döndü,kasırgalarda yitti.Ne deniz kaldı,ne gemi,ne yelken...Sonra,ben de kalmadım.Sen ise gittin;içimin yamacından uzağımın boranlı bir ovasına.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Sevgilim gibi...
Büyümenin ve küçük kalmanın dengesiz zıtlığında her şey hep yarım mı kalacak?Tam buldum derken en güvendiğimizin bıçağı denizimizi yarıp,gemimizi mi batıracak? Usta ona,"susmayı iyi bilirim" dedim.Önce sustu,sonra "en iyi susmayı bildiğini,en iyi ben bilirim" dedi ve giden olmayı seçti.Şimdi söyle;bu denizin dibinde,bu geminin kırık-dökük güvertesinde,bu yırtık yelkenle,bu yönsüz rüzgarın içinde bu aşk nereye gidiyor usta?
Kahraman Tazeoğlu
Susacak Var adlı kitabından
Terkin Gevezelik Avuntusu..
TERKİN GEVEZELİK AVUNTUSU
Olabilir bir aşkın hem kolaylığına aldanıp en aşkı yaşayamamak hem de olmazlığıyla karşılaşıp, aşkın en asil yüzüne küfür etmemek için seni sevdim ! Korkak cesaretine her yol tehlikesiz görünür ve tehlike denilen , korkak için cesurluğunu göstereceği bir kürsüdür !
Ben, kahraman olmak için seni sevdim ! Yeterince imkansızdın, çokça tehlikeliydin ve senin için yaşamayı başardığımda ölümsüz olacaktım.
Ben, seni sevmemek için neden aradıkça ve "neden'ler" buldukça, seni daha çok sevdim !
Şimdi !
Var mısın ? Kalalım sen ve ben bu öykünün tüm yel değirmenleriyle savaşalım, bir donkişot şizofrenisiyle...
Hangimizin cervantes, hangimizin donkişot olduğunun ne önemi var? Tekimizin sanrısına, "biz" gücüyle karşı koyarız.
Kalem kimin elinde, kim kahraman? Bilinse ne değişir ki ?
Kazansak da hayal ürünü, kaybetsek de... Sayfalar arasındaki aynı tarafta saf tutmuş bizliğimizin resmi, bakarsın güzel durur! Bakarsın yakışır yanyanalığımız birbirimize.
Evetse, siper et düşlerini, gerçeklerin keskinliğine...
Hayırsa, bir daha sus! sus!
KAHRAMAN TAZEOĞLU (Susacak Var!)
Olabilir bir aşkın hem kolaylığına aldanıp en aşkı yaşayamamak hem de olmazlığıyla karşılaşıp, aşkın en asil yüzüne küfür etmemek için seni sevdim ! Korkak cesaretine her yol tehlikesiz görünür ve tehlike denilen , korkak için cesurluğunu göstereceği bir kürsüdür !
Ben, kahraman olmak için seni sevdim ! Yeterince imkansızdın, çokça tehlikeliydin ve senin için yaşamayı başardığımda ölümsüz olacaktım.
Ben, seni sevmemek için neden aradıkça ve "neden'ler" buldukça, seni daha çok sevdim !
Şimdi !
Var mısın ? Kalalım sen ve ben bu öykünün tüm yel değirmenleriyle savaşalım, bir donkişot şizofrenisiyle...
Hangimizin cervantes, hangimizin donkişot olduğunun ne önemi var? Tekimizin sanrısına, "biz" gücüyle karşı koyarız.
Kalem kimin elinde, kim kahraman? Bilinse ne değişir ki ?
Kazansak da hayal ürünü, kaybetsek de... Sayfalar arasındaki aynı tarafta saf tutmuş bizliğimizin resmi, bakarsın güzel durur! Bakarsın yakışır yanyanalığımız birbirimize.
Evetse, siper et düşlerini, gerçeklerin keskinliğine...
Hayırsa, bir daha sus! sus!
KAHRAMAN TAZEOĞLU (Susacak Var!)
Uyanma küçük kız..
UYANMA KÜÇÜK KIZ
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!
Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.
Uyanma küçük kız uyanma ve görme!
Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.
Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!
Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.
Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.
Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!
Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!
Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.
Uyanma küçük kız uyanma ve görme!
Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.
Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!
Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.
Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.
Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!
Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni.
Seni öyle seviyorum ki...
18 Eylül 2008 Perşembe
Akıllı kadınlar...
Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.
KAHRAMAN TAZEOĞLU.
Etiketler:
kadin,
kadinlar,
kahraman tazeoglu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)