Sen; Durgunluğuma düştün... ve Büyüdün içimde Büyüdün, Büyüdün; Sudaki halkalar gibi.
Yeşildi dünyam, maviydi... Bir de kahverengiydi; Sen, bana düştüğünde!.. Bakışların, kendi ortasından Büyüyen sıcak halkalar gibi iç içe yayıldı içimde...
Ve savruldu başım uzun bir iple dalına bAğlanmış gibi.. Savruldum; Senden sana doğru! Beni, sadece ürkek ceylanlar tanırken birde çingene serçeler... Ve ben, yalnız kuşlarla, kavak yapraklarının sesini tanırken... Sen; Durgunluğuma düştün... Ve Büyüdün içimde Büyüdün, Büyüdün; sudaki halkalar gibi.
Sen; Sessizliğime düştün... Sen; Kimsesizliğime düştün... Belki de onun için böyle Büyüdün içimde; Sudaki halkalar gibi!
Bir hüzzam gecesini sıyırmaktı tülünden, Tümünden sıyrılmaktı. Her şeyin… Yada bir şeyin kuşanmasıydı ateşte Yandım işte! Yaktığın kadar kaldım, Bıraktığın kadar tamamdım
Birkaç mum yaktım; İkisi kırmızı güle benzeyen, Diğerleri… Öyle işte!
Aynı yatağın iki ucana uzandık! Dudağımda seni görmüş son sigaram Gözlerimde güzel yüzün, İçimde uhde kalkmış son söz gibisin!
Ruhundayım; hadi yürü, Erciyes’in dağlarından Buğday tarlalarına…
çiy gibi düşersin anılarıma kuşluk vakitlerinde kumrular çatılarda sevişir yiter yasemin kokulu öğlenler özleminde koyu gölgelere sığınsa da suskunluğum isyan kesilirim
çiy gibi düşersin yüreğime gün batımlarında göl kıyısına bir çınar kondururum hüznü sağar güneşin son deminden yoksulluğumu paylaşır... acılarımı... çoğalır gönenirim
Ayrılığın bir ahtapot gibi kollarını sardığı bir aşk istedim. Çünkü aşkı tüketecek kadar çok paylaşmak istemedim seninle... Paylaşıldıkça azalır tutku, paylaşıldıkça eskir aşk. İstemedim sıradanlığın gri ezikliğiyle renklenen bir sevdayı. Özeldin, özel kalmalıydın. Özlemeliydim hep seni. İstemeliydin hep beni. Bu kadar çok seviyorum işte seni... Kavuşamamanın, yoklukların devasa gölgesi olmalıydı üzerimizde...
Ben seni kavuşmak için değil, kavuşmayı özlemek için sevdim... Öyle bir imza attın ki sol yanıma, Gizli gizli dolaşıyorsun bedenimin her yanında, En ucra köşelerinde... Öyle bir yazıldım ki alnına, Taşıyorsun gitsen de dünyanın öbür ucuna... Buydu istediğim.
Monoton bir huzuru değil, tutkulu bir kaosu seçtim. Bana göre değildir düz çizgiler bilirsin, sivri uçlu köşeleri severim...
Hayatıma anlam katan sen imkan-sızım benim. Ben sensiz, sen bensiz hep yarım kalacak bir yanımız...
Kelebek ömrüm... Kelebeğin ömrü kadar kısa ömrüm... Seninle !!!
İmkansıza düşünce yüreğin Bunları ezberletiyorsun beynine yüreğine...
Saşkın! Nar taklidi yapıyor bir saksıda, yıllarca adam taklidi yaptım ya ordan tanış çıktı bana: Şimdilik en uzun boylusu, en mahcup tazesi de bir açılmaya görsün... N'olur açılmasa da onu da böyle sevsek, insan da saşkınlığından sevilmez mi arasıra? Sevmek hayli ciddi bir iş olmalı ki, dalga, geçmek gibi oluyor ya sonunda: Aşk nara benzer dediğim kulağına gitmiş demek, o duymasa yanındaki küpeçiçeği... Küstümçiçeğini geç, nar ona uyarsa çabuk büyür büyümesine de üzer küs bakışıyla bizi, ne aşkın tabiatı kalır ortada ne hatıranın saflığı, kalmasın, sakinliğimizden sevsin de bizi balkona çıkan kadın: İki saşkın bir aşkta kızarır desin, nar gibi desin, iyi, yüz kızartıcı bir suç sayılsın saşkınlığımız: Sen küçük nar çiçegi, bense senden hayli eski, de ki bir adamotu, kendi meşrebimizce bir de bahçe bulursak sen nar gibi davran orda ben sana adam gibi
Aşklara vurur bülbülüm, yuvalanır gönlümün gülüstanına gülüşün can sıcaklığımdır üşüdüğümde, soluğun ateş yak savur küllerimi çölüme döneyim.
orman fısıltıları kulağımda, rüzgar ıslıkları yağmur tutuşmaları, sevgi buluşmaları aşkın düştüğü yer… yangın yalnızca nefesin dindirebilir volkanımı rüzgarın merhem olur yarama süründüğüm
bilki derin kuyularında hasretimin suyu sensin ve nasılsan öylece gel salınışın rüzgarıyla ırmakların sesiyle ay serenatları dökülsün kulağıma dudağıma işlesin meltem meltem seher yağmurları gözlerinin içinde sönmüş bir tutam yıldız gibi kalayım
uçurumlara tutsak bir rüzgarım, yağmurlarla yaralı sesim fırtınalarda çırpınan suyum, hıçkıran ışık karlı dağlarda uzak bir ses gibi solgun bir anıyım şimdi bu uzak kentte kuşların göçüp gittiği mevsimlere benziyor yüzüm ömrümün bütün dallarını silkeledi hayat umudun bütün bahçelerinden kovuldum bir acıyı aşmak için, bin acıyı sırtıma vurdum
uzak düştüm saçlarıma karanfil eken yıldızlardan sahipsiz mezarlıklar ülkesinde çıplak dolaşıyorum şimdi içinden kırılmış bir gölge başka hangi duvara yaslanabilirki aşktan öte ve nasıl dayanabilirki sevinçler yoksa terkisinde çekilen acıların
Ah Destina yaralı kızım, utangaç yıldızım yaslı gelinim, anadolum, sarı sızım, sorma beni baktığım her pencerede doğulu ezikliğim yurdundan kovulmuş bir coğrafyasızım çıktığım her yolculukta türküler tutuşur içimde
şimdi uzak bir sızıda nar ile közlenip çoğalan yalnızlıklarla yeryüzüne dağılıyor kalbim kalbimki, zemherinin ortasında kanatları üşümüş yavru bir kuş nereye uçsun, bir umut yoksa kanadında esen yellerin
bırak bende başlasın bu ateş sende bitsin aşktan öte ne varsa kalbimde savur gitsin gecelerin uzun kirpiklerine yalnızlığımı iliştirip ağlayayım
ey göğsümde nar sıcağı, çığlığıma sinen duman içime soğurmuş küllerini bırak kızıl bir sabahın bırak ki, dağılsın ıstırap yüklü bulutlar ateş oflayan ormanında bu ahın
gün ışığıyla işlenmiş bir çiçeği koparıp göğsümün üstüne bastırıyorum her akşam dindirsin diye yüreğimdeki sızıyı tam da usumun ortasına düşerken gülbaharülkem
Ah Destina’m, kara kızım, uzun saçlı hasretim kül rengi kirpiklerinde nehirler yürüyenim gelirsen sevdiğim çiçekleri getir gönlünün güneşli bahçelerinden, nilüferlerin zülüflerinden ve derin kuyularından hasretin, su getir
koca İstanbulu getir bana gelirken mis sokağını, karanfil konağı, kitapçı dükkanlarını üç beş dergi, diline dolanan bir şarkıyı, bir çınar altını mor salkımlı düşlerini getir istiklal caddesinde el ele dolaşan yeniyetme sevdalıları yıldızlarını getir bana kaygısız bir gecenin ayışığı gülüşünle sarıl içimdeki feryada aşkın ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben.
düşsüzüm düşlerine al beni, soluksuz sevişmelerine sakla dudaklarınla kapat dudaklarımı, soluduğumda uyuduğumda, alnımdan öperek uyandır beni ki, denizlerin sevgiyle köpürdüğü saatlerde şiirin yedirenk çakılları vursun kıyılarıma aşk bir yanımı alıp götürsün, özlem bir yanımı bir ömür sevgi yağmurunla ıslanayım
şimdi ayışığıyla süslenmiş penceremde sen gecegözlü güvercinimsin, özlem yüklü şiir’im bırak güllere vursun gülüşün, harelensin denizlerin yüreğine yanaklarında aşkın solmayan rengi saklayıp gecelere gizini, yıldızlara uzansın mavi düşlerin
Bense çevire çevire dört duvarımı, bir ömür aşkınla böyle yanar kalayım
Sebepsiz değildi sana akışım
Çözülmeler gecesinde kapımı çaldın
Karanlıkta ve bir başıma yok olurken
Gözümden akan yaşanmamışlıklar ile
Kendimi yaralarken kabuk kalkımlarında…
Senin yüreğindi bana ilk gelen
Sonra dokunuşların oldu yarama değen,
Bırak kanasın derken gözyaşımı silen,
Damıtık duygular selinde ruhumu azat eden…
Zordum, sıra dışıydım, deliydim ama
Kimsenin göremediği ben vardı bende
İlk senin bulup önüme koyduğun
Parsel parsel yüreğimi ölçüp de
Satır aralarımı okudun kolaylıkla
Şifrelerimi çözdün ustalıkla
Ben seni şaşkınlıkla izlerken
Kah saçlarım savruldu bir an
Kah tenim değdi karlı avuçlarına
Kah dalga dalga sana aktım ay ışığında
Gecenin rengini anlattım sana
Sen tablolar çizdin boş tuvallere
Sessizliğin sesinde buluştuk seninle
Gecenin çığlıklarını dinledik umarsızca…
İmkansızlıklar içinde birbirimizi çoğaltırken
Kayıp adreslerde yol olduk, yokuş olduk
Fırtınalı gecelerde mey olduk, ateş olduk
Yüreğimden kopup gelen damla damla
Yaşlarla sevgi tohumu ektik kor ateşe
Yüreğin yüreğime dokundu, içim ürperdi…
Bilmezdim seni ve senin verdiğin umutların
Yarınlarımda beni baştan yaratacağını,
Kendimde kaybolurken beni bana vereceğini,
Deli dolu yüreğinle kapımı zamansız çalacağını,
Zamansızlıklar yumağında kahrolacağımı…
Düşler kurup orda yok olsam ne çare
Seni ölesiye isterken tüm hücrelerimde
Bir güz yangınının odağında kalakalsam
İki karşı kıyıdan ellerimiz uzansa
Dokunmak suç olsa, günah olsa ne çare…
Ahh…Yüreğim eriyorken dilinde
Kavruk ve ürkek arzular diyarında
Ruhum esir düştü sana, tutsağım yüreğinde
En uzun gecemde en uzun şiirim sana
Yüreği yüreğime dokunan adam…
Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.