bu bendeki bir dert ki, anlatamam kimseye... kulak verip de beni dinler misin kardelen? sardı tüm benliğimi, mecalim yok gülmeye sen de benle ağlayıp, inler misin kardelen?
mis gibi sıla kokan eş-dost mektuplarında, taze güller yeşerir eski anılarında hatıralarla dolu gurbet akşamlarında hasret denen türküyü söyler misin kardelen?
bütün duygularını bir deftere yazmanın, dertlerini duymayan duvara anlatmanın içinde ne var ise, hep içine atmanın, ne demek olduğunu, bilir misin kardelen?
dostu oldum kaç defa sabahsız gecelerin. defterimde yeri yok anlamsız hecelerin. çözemedim bir türlü; bu zor bilmecelerin cevabını sen bana, çözer misin kardelen?
ne kadar tattırsa da ayrılık acısını, unutamazsın yine onun hatırasını. bir kenara bırakıp acısı, tatlısını hepsini bir kalemde siler misin kardelen?
anlat sen de içini, dök dışına ne varsa... hiç düşünme kalbimi, bırak yansın yanarsa. bu derdi sen benimle paylaşır mısın yoksa, bakıp bakıp halime, güler misin kardelen?
bilirim ben yerini, sormam sana nerdesin... senin yurdun dağlarda, sen hep yükseklerdesin. nasıl gelsem yanına, her zaman göklerdesin. eğilip de elimden tutar misin kardelen?
ah gurbet sen içimde dinmeyen bir sancısın... bazen iyisin amma, çoğu zaman acısın. ey kardelen sen bana neden çok yabancısın? çaldım işte kapını, açar mısın kardelen?
senin de gözlerin yaş... ağlamışsın besbelli yoksa sen benim gibi naçar mısın kardelen? bu topraktan çıkıp da karları delmişsin ya, mevsimin gelmeyince açar mısın kardelen?
derdimi de dinledin, sana ağır gelirse, yine toprak altına kaçar mısın kardelen? ya ölüm günü gelip alırlarsa ruhumu benimle gökyüzüne uçar mısın kardelen?
Bir sabah tanıdık bir şehre girerken Sıcak ve dost şeyler düşünür insan Tanıdık bir yatak bekler sizi Bir çocuk yüzü gülümser anılardan
Dost şehirler, sevgili, anne şehirler Nice anılar, nice mutluluklar yaşadım her birinizde Delikanlı bir sevinçle sokaklarınızdan geçtiğim oldu Kederli günlerim oldu aklımı yitiresiye
Sonsuz kareli bir film gibi Yaşamım geçiyor belleğimden Tekrar etmek duygusu Her şeyi yeniden, yeniden...
Bir sabah tanıdık bir şehre girerken Hüzünlü, tuhaf şeyler düşünür insan Sadece o şehrin değil Kendisinin de değiştiği duygusundan...
Ben ne zor günlerin şahidiyim, Çok savaştan çıktım sağ salimim. Yok kimseye ahım, Dost düşman sağolsun.
Kapandı tüm perdeler, taş duvarlar çöktüler üstüme birer birer.. Ezildim çoğu zaman, hayatın ağırlığını taşıyamayıp omuzlarımda. Kimi zaman hasret, kimi zaman yalnızlık yağdı dünyama, ıslandım. Kimi zaman acılar, kimi zaman sancılar bir bıçak gibi saplandılar yüreğime, kanadım...
Acısıyla, tatlısıyla, hasretiyle, sevdasıyla benim hikayemdi bu sadece. Ben yazmalıydım tüm satırlarını. Ben kurup cümlelerini, ben koymalıydım noktalarını, virgüllerini. Ben altını çizip vurgularının, ben silmeliydim silinmesi gereken kelimeleri.
Galibiyeti de mağlubiyeti de benimdi hayatın..
Öğrendim, düşünce ayağa kalkmayı, kanayan yaralarımı sarmayı.
Öğrendim.. Hayat karşısında dimdik ayakta durmayı, yeri gelince alaycı bir gülümsemeyle kendime tutunmayı...
Yar iyi ki varsın, Can sende son bulsun..
Şimdi her gün doğduğunda varlığına uyanıyor sevdam.. Her gün battığında da sevdan çıkıyor hayallerimde, rüyalarımda, uykularımda gün yüzüne. Artık yalnızlık değil, varlığın yağıyor, sırılsıklam ıslatıyor dünyamı.
Anlıyorum ki sadece nefes alabilmişim yokluğunda. İçten bir gülümsemeden uzak, sahteymiş tüm gülümsemeler. Kelimeler anlamsız, yetersiz, kimsesizmiş. Sevda, sevda değilmiş aslında bende, senmişsin. Ben, "ben" değilmişim aslında sende "ben" mişim..
Artık ikimizin olan bir hikaye var, sadece bizim olan.. Son noktasını hayatın koyacağı, son nefesimi verdiğimde...
Sen dar günümde helal lokmamsın, Yar demek yetmez, canımda cansın.. Her kulun hakkını, bahtını şansını, Verene bin şükür, iyi ki varsın.....
Sonsuz bir güven duygusuyla,dizlerine kapanıp ağlayabilirim içimdeki huzuru ifeda edememenin telaşıyla... 'Neler olacak?' diye düşünüp tüketmiyorum sevgimi,'ne güzel geçti bugün' diyerek hergün tazeliyorum yüreğimdeki yerini..
Öyle bir sevdanın omzuna yasladımki başımı... Rüyalarımın hepsi mavi... Tüm kalbimle çektim teslim bayrağını mavi rüyalarımın büyük aşkı,Mecnun kabul eylediğim sevdiğime karşı. Yokluk bu aşkın bürüneceği son kimlik olsun! Ayrılık,eğreti durur bu aşkta diz çöker sevdamızın kudreti karşısında...
Öyle bir sevdanın omzuna yasladımki başımı... sıkıca tuttu ellerimden yüreğime dokundu tüm hasretiyle... Düşecek gibi olduğumda desteğiyle güç verdi Düşürmek isteyenlere karşı çekti restini!
Öyle bir sevdanın omzuna yasladımki başımı... Ne gelecekse başıma senden gelsin Sensizlik düşüncesidir tek felaketim... İsyan edeceğim,aramızdaki yollara,seni bana getirecek olan da onlar olmasa! Senin için değer tüm zorluklara katlanmaya...
Öyle bir sevdanın omzuna yasladımki başımı YoLuNa yüReğiMi SeRMeYe DeĞeR! Sevdamı Yüreğinde SakLa YeTeR!!!
Hüzünbaz hüzünleri unut..Ayak diblerine kök salmış siyah’ı da ..Koş yeni demlenmiş yürek demime..Sokul ve mevzilen gözlerinde kuruttuğum kirpiklerime..Şarkılar sustu biliyorum..Söz sırası bizde..Mutluluğumuzdan alıntı birkaç çift umudumuz var dudaklarımıza ördüğümüz..Erişmese de ellerimiz ellerimize, bir yolumuz var özleminde yürüdüğümüz..Sana kaç gel demiyorum..Biliyorum hakkım değil bu..Bırak kanlı bir savaşın içinde geçsin ömrümüz..Çilekeş bir sonbahar yaprağına özensin gözlerimiz..Aynı tende, aynı gölgede yürümese de mavi düşlerimiz, aynı sevdanın ıslak cümlelerinde büyüsün adımız..İlintilensin kokun Cennnetle, bize aidatlansın ayrılık...Ne fark eder ki..Ben sendeyim...Sen bende...Bükülse de cümlelerimiz , sökülse de alfabemiz biz bir cümleyiz..Sen ve ben...İki harf bir cümleden ibaret mutluluk...
Mutluluğuma umudumu bağışlayan,
Biliyorum özlem kör topal zamanlarında ilerliyoruz..Sen benden uzakta, ben senden ırakta yürümekteyiz. Dışı düşsüzlüğe gebe kalmış bir sabahın koynunda boyun bükmekteyiz..Bazen gözlerimiz nemlenmekte, bazen de özlem aramıza perdelenmekte..Ama bırakmak yok sevgili..Mutluluk umuda gark olmuşsa, artık dönüş yok bu yoldan..Ölüm ölümümüzü öldürmeden gitmek yok sevgili..Bırak ellerinden içmeyeyim bir bardak suyu..Bırak gözlerinde sabahlamasın yüreğim..Uzaklarda bana ait bir cümle ol yeter..Koynumda sonbaharları kurban edemesen de bırak yanımda hep umut ol yarınlara...
Sığlığıma / içimdeki yalnızlığa bir dirhem hayatı aşılayan,
Sus dikenli telleri dudaklarına getirip kanatma yaralarını..Kavuşmamanın ızdırabına kanıp içme hüznün şerbetini..Bak kör bir yüreğe sevgiyi öğretiyorsun..Büyüyor içimde ölen bir çocuk..Yarım değil cümlelerim..Mutluluk fiilinden umut deryası cümleler kuruyorum mavilere..Rüzgarı omuzlarıma alıp bulutlara yeni göç yolları buluyorum..Biliyorum her yol sana...Biliyorum her söz sana..Evet zor yaşadıklarımız..Zifiri bir karanlık ilerlediğimiz, bir ölüm kalım savaşı göğsümüzden sildiğimiz..
Bırak aramızdaki özleme bakıp durma.. Kefenle gözlerindeki ıslaklığı.. Gün vuslat zamanı.. Gün bizi bizde yaşatma anı..
Doldur gözlerine kız cocuğu hayallerini.. Yürü bana doğru harf harf.. Yürü bana doğru dua dua.. Bir de gelirken bana, Bİr avuç maviyi çok görme sakın..
Unutma; Özlediğim kadar Sen’sin.. Sevdiğim kadar Ben’sin..
“ Seni özlemin en güzel yanı; Seninle her gün yeniden doğmak mavilere.. Hep nefes al emi.. Seninle hayatlansın bu hayatım....“
Sevda ki ; bir insanın yalnız gönlüne değil akıl ve düşüncesine , insanın elinde olan iradesine , kısacası bütün duygularına , manevi güçlerine egemendir . Daima kuşkular ve kuruntular içinde bulunmaktan zevk aldığı için , kulak ve göz her işittiği , her gördüğü şeyi onun mizacına göre işitip görmeye , akıl gücü her hükmünü onun istediğine göre vermeye mecburdur .
Bir kapı zilinde kaldığı yerden devam etmeye başlayan aşkımız dünyalara bedel bir şey oldu.
Sen bana baktığında sevgimi gördün. Ben sana baktığımda sevgini gördüm. Alem bize baktığında sevda nedir, gördü. Bir insan böylesine nasıl sevilirmiş, gördü. Sevenler yıllar geçse bile elbet buluşurlarmış, gördü.
Senden önce hiç böyle büyük bir heyecana ev sahipliği yapmamıştı yüreğim...Zamanın elleriyle tokalaşmanın burukluğu vardı. Kırgınlıklar, küskünlükler sarmıştı benliğimi... Ama anladım ki senden önce her şey boşmuş, senden öncesi yokmuş.
Her şeye rağmen, gidişine rağmen, sana rağmen geleceğin günü bekledim.
Dünyamı kirletmeye çalışanlar oldu, izin vermedim. İnanmadığım minderlerin güreşçişi olmayı kabul etmedim.
Sonra sen geldin gülümseyişim! İyi ki geldin, iyi ki bana bu mutluluğu yaşattın. Bir daha terketme yar yüreğimin sokaklarını... Bu yürek gidişine dayanamaz. Bu yürek sensiz olamaz.
Hoş geldin bir kapı zilinde devam eden aşkım! Hoş geldin gülümseyişim! :)
hasret bilenmek uğruna, hasret tüketip, hasret büyütmek uğruna seveceğim seni ey aşk. Ki sen içimde ölüme kadar sınırsız bir yolculuksun ki; sen yaşattıklarınla hayatıma bir umutsun. Öyle kal içimizde , ardımızdan gelenler "BİZDE" anlam bulsun. Anlamımız olsun mevsimi kalmayan gecelerde...
Sen bir ceylan olsan, ben de bir avcı Avlasam çöllerde saz ile seni Bulunmaz dermanı, yoktur ilacı Vursam, yaralasam söz ile seni.
Uzakdoğu ülkerinin birinde bir kral rûyasında, bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Morali bozuk bir şekilde yorumcuyu çağırmış. Rûya tabircisi kralın rüyasını dinlemiş ve şunları söylemiş:
Majesteleri, haberlerim kötü olacak. Rûyanızda, dişlerinizin teker teker dökülmesi, bütün aile bireylerini birer birer kaybedeceğiniz anlamına gelir.
Bu kötümser yoruma kral çok öfkelenmiş. Hiçbir olumlu ve rahatlatıcı söz söylemeyen yorumcuyu hemen zindana attırmış. Daha sonra da başka bir yorumcu çağırmış.
İkinci yorumcu da kralın rûyasını dinlemiş ve şöyle bir yorumda bulunmuş:
Majesteleri size güzel haberlerim var. Siz ailenizdeki bütün fertlerin her birinden daha fazla yaşayacaksınız. Onların hepsinin saadetlerine şahid olacaksınız.
Kral bu güzel sözleri söyleyen yorumcusunu hemen ödüllendirmiş. Saraydaki zevat buna hayret etmiş ve ikinci yorumcuya sormuşlar:
Sizin söyledikleriniz sizden önce cezalandırılan yorumcunun sözleriyle aynı manaya geliyor. Buna rağmen kral niye sizi ödüllendirdi de onu cezalandırdı.
İkinci yorumcu bu soruyu şöyle cevapladı:
Haklısınız, ikimizin söyledikleri aynı, fakat neyi söylediğimiz kadar onu nasıl söylediğimiz de önemlidir
Her insanın bir şarkısı vardır.. Bir Afrika kabilesinde, hamile kalan kadınlar arkadaşlarını toplayıp doğaya gider,
ve doğacak çocuğun şarkısını duyana dek meditasyon yapıp dua ederler. Bu kabileye göre, her ruhun kendine özgü ses vibrasyonları vardır. Kadınlar bu seslere kulak verdiklerinde, hep birlikte yüksek sesle seslendirirler.
Sonra da kabileye dönüp şarkıyı herkese öğretirler.
Çocuk doğduğunda, tüm kabile toplanarak ona şarkısını söyler.
Çocuğun sonraki önemli dönemlerinde, aynı şarkı okunur.
Ölüm döşeğinde de aynı şarkı söylenir.
Aslında hepimizin içinde bir şarkı olduğunu biliriz ve sevdiklerimizin zor zamanlarımızda bunu farketmelerini ve bize söylemeye yardımcı olmalarını arzu ederiz.
Bu şarkı, Afrika kabilesinde farklı bir zamanda da söylenir. Bir insan kabul edilmez bir cürüm işlediğinde, kabile toplanır ve ona şarkısını söyler. Çünkü bu kabileye göre, antisosyal davranışlar ceza ile düzeltilemez: Sevgiyle ve kimliğin hatırlanmasıyla çözülebilir.
Kendi şarkını duyduğun zaman, bir başkasına zarar verecek davranışlarda bulunma isteğine ihtiyaç kalmaz.
Gerçek dost, senin şarkını duyan ve ihtiyacın olduğunda sana tekrarlayandır.
Buz gibi soğuk bir gecede,senden kilometrelerce ötede,her hücremde hissederken seni; Geçmek bilmiyor saatler... Akrep yelkovana ulaşamazken;ki yeterince uzun geceler,ben bu karanlıkta sensiz ama hayalinle,izlerinle...dopdoluyum seninle...
Aynı şehrin ışıkları almalı gözlerimizi oysa, Aynı gökyüzüne bakıp, Aynı kayan yıldıza çevirip yüzümüzü,birbirimizi dilemeliyiz oysa...
Senden uzakta olmayı susuzluk bellemişken,dilim-damağım kupkuru.Kat kat giydim üstüme ne bulduysam...İlla ki üşüyorum ellerin olmadan. Soğuk iliğime kadar işliyor. Sen yoksun ya buralarda,tüm rüzgarlar yüreğime esiyor!!!
"Oysa tırnağımın ucuna kadar buz tutmuş bedenim..."
Belki üşümemeli bu kadar,belki ısıtmalı bu güneş az biraz.. Bakmaya alışmış,güneş bellemişken gözlerini...yapamıyorum buralarda
O yüzden... Senden uzakta yaşadığım eksiklik yüzünden, Aynı havayı solumadan seninle,içime basan kasvet yüzünden, Ve sayamadığım daha bir çok neden,içimi acıtan onca yol varken Bekle beni... En güzel gülüşümle yüzümde,tüm ayazı bırakıp yollara..Sana Geleceğim...
Bu can Bu anlam,Yaşam..Feda oLsun sana.. An ve an seni yaşarken,gözlerinde erimeyi düşünürken.. (Seninleyim ve korumasızım, yalnızım... Ne müthiş bir çelişkidir bu!)
Gözlerimi kapatıyorum. Artık susma vaktidir.
Sevgili(m) ! Ömrümün varı! Ey hayal! Ey Gerçeğim! SeNi SeViYorUm..!!! ÖmRüM..!!
Anne dışarıda alış-verişteydi İki buçuk yaşındaki bebeğe babası
gözkulak oluyordu
Aslında bu pek de zor bir şey değildi Yavrucak halının üzerinde 'çay
seti' oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor ara
sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik
fincanlarıyla- ikram ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak
ediyordu
Derken anne eve geldi Baba anneye sus işareti yapıp bebeği
izlemesini istedi Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini
istiyordu
Anne bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp biraz sonra içi su
dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çaymış gibi
içmesini seyretti
Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslendi:
'Uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun' değil mi?'
yağmurlar yol etti seni gözyaşlarıma.sarp kayalara çarpar gibi düştüm senden her ayrı kalışımda .baharı bekleyen kardelenlerin yaza kalan sevinçleri gibi hem umutlu ....
hem hüzünlü sevinçlerim.
senden sonra içimde kalansız bölünen bir ben varken,hasrete ektiğim umutlar içimde kalan sancıların küsüratlarıyla boğuşacak.bana sunduğun o saf ,anlatılmaz çocuk bakışların yazdıklarıma nokta koymayı geciktiriyor.benim seçmiş olduğum yol anlaşılmaz gelsede sana ....bir arşa ulaşmak gibi seni sevmek. baharı bile güneşe hasret bırakan bulutlu bakışların gün gelsin hasret yağmurlarını kor misali kalbimin üzerine akıtsın.çıkan sesin acısı kadar yangınım sana.
seni yazmak seni yaşamaktan çok zor.bunlar aklımdan geçen küçük bir anın düşünceleri.ve gün kavramının sonsuz zamanını düşün ve düşündüklerimi sana anlatamadığım için küs bana.
bakışlarında çiçekler açtıran yarim.gamzenin üzerine düşen titreyen parmaklarım,sana kıyamadığımın ve sensizlikten felç olacakmış gibi titreyen parmaklarım ne zaman saçının kıvrımlarına takılsa hiç çıkmayacakmışcasına savaş eder.
benim sana olan savaşım ruhunun en son kalesini alıncaya kadar devam edecektir.sarhoşluğuna bürünen ruhum yazdıkça; bu gönül suyunu sana doğru verecektir
sen de şefkati gördüm ben.gözlerini kısıp her bakışında yazmak istediğim ve söyleyeceğim o kadar çok şey vardı ki...
önünde heyecandan eriyiverdim.
seninle hayat çok güzel bulut bakışlım.bırak yağmurlarını dizlerinde ıslanayım.
Üzme yüreğini; eririm sensiz sokaklarını arşınladığım bu diyarlarda.
Emniyeti sonsuz olana emanet edip, gözüme son bakışını nakışladığın bu diyarda eririm üzülürsen.
Üzme yüreğini üşürüm, üşüdükçe dua ile ısınsam da, duama duanı katmadan sevindiremeyiz melekleri ruhum.
Çünkü onlar aşığın duasını maşuğun kine harmanlamadan mutlu olamazlar ki.
…
Sen bana “-Üzülme sen, ben dertlenirim.” dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice’n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?
Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,
senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!
Üzme yüreğini üşürüm canımın canı, sen bana kıyamazsın, kıyma ki üzülme,
Sen ki kıymetlimsin, cennetim, ahiret yoldaşım dünya da şifa tiryakımsın benim,
Ya üzme, yada beraber üzülme fırsatı ver bana, daha doğrusu ağlayıp ağlayıp sönelim beraber;
Allah diye zikredilmez sadece bilirsin, “Allah “ diye ağlanır birde yâr dediğin cânanın ile;
Üşümemi istemiyorsan “Allah” deyip ağlayalım seninle, O ki yalnız bırakmaz bizi;
O ki üşütmez O’na müştâk bir olmuş yüreklerimizi,
Üzülme emi mavi hayalim, üzülmek Allah ‘ın var ettiği bir “duygucuk” ama benim derdim tek başına üzülmen,
Üzme “kendini”, üzüleceksek beraber yanalım, beraber üşüyüp duayla ısınalım,
Teslim olalım, ” aşkı bize teslim edene”
Üşümeyeyim ben, çift kanalı tek yüreğimizle takdiri sabır ile buyur edelim hanemize.
Cennete merdiven inşa etmeye çabaladığımız yürek hanelerimize aşk ile sabır büyütelim .
Ağlardık. Göz yaşlarımızı dışarı taşırmazdık. Sessizce içimize akardı. Yabancılığımız belki bundandı... Birikmiş tuzlu suların en dibinde ruhlarımızı yıkardık. Ve kendimizden en kolay göz yaşlarımızın üzerinden kaçardık. Sessiz hıçkırıklara yelken basardık. Yanaklarına süzülen yaşları titrek mum alevleri aydınlatırdı. Gecenin sessizliğinde genç bir adamın çığlığı yankılanırdı. O ne yapardı, ne zaman bağırırdı , ne zaman ağlardı bilmezdik. Bilinmezlere gebe geceleri Onsuz geçirdik... Sonra susardık. Zaten çok fazla konuşmazdık. Konuştuğumuzda neden sustuğumuzu suçluların telaşıyla birbirimize sorardık. Susuldu mu, dolu dolu susulurdu. Kimi anlar sessizliklerimizde yatıya kalırdık. O anlarda sen Onun üzerini örterdin , ben sana sarılırdım, O tavandaki yıldızları sayardı. Gecenin içine doğru kaybolurdun , kaybolurdum, kaybolurdu... Kara bir delik bizi sonsuzluklara atar, bir çocuk ruhu kapkara bir kuyuya atlar, bir parantez karanlıklara kanat açardı. O karanlıklar hiç aydınlanmadı. Ve kaçardık. Kendimize yakalanmazdık. Yakalamak için çaba da harcamazdık. Yalnızlığımızı yalnızca kendimizle paylaşırdık. İşte o anlarda, dünya üç yalnızın etrafında dönerdi. Ve üç yalnız bedeni bir tek bulutlu geceler severdi. Birbirimizi ilk gördüğümüz anda, daha önce rastladığımızı ve daha sonra karşılaşacağımızı anlamıştık. Kim bilir, belki ilk kez bunu anladığımız anda yanılmıştık. Sen de bilirsin ya, insan bazen bir su birikintisinin üzerine düşen yansımaları gerçeğinden ayıramıyor. Ayırmamak işine geliyor, diyelim. Kendi silüetini karanlık bir suyun üzerinde hiç yapamayacağı gibi narin narin salınırken görmek, insana garip bir haz veriyor. Oysa yabancı ruhların üzerimize düşen gölgeleri her zaman da mutluluk getirmiyor. Ve bir izden geriye hiç bir zaman, hiçbir iz kalmıyor. Ne dersin sen, ben ya da o, hangimiz birbirimizin üzerinde bir iz bırakmayı başardık ? Hangimiz, ileride çocuklarımıza anlatılmaya değecek anlar, anılar bıraktık? Hayatın, kaçak ruhları yakaladığı bir kahve molasında, soğuk bir kış akşamında,kırgınlıklardan başka konuşacak ne kaldı ? Sonuçta Sen kaçtın, ben kaçtım, o kaçtı... En iyi yapabildiğimiz birbirimizden kaçmaktı. Başardık. Hep kızgındık. Kırgınlıklarımızı özenle saklardık. Şeffaf örtülerin ardından gözlerimize bakamazdık. Hayat işte böyle ertelenirdi. Oysa çözülür sanılan düğümlerin üzerine hep yenileri eklendi. Ben seni bir kol saati gibi kolumda taşıdım, sen yelkovanı kovalayan akrebe takıldın, o ikimize de aldırmadı. Bir de ikimize inat bizim yapamadıklarımızı yaptı. Hayatı bir kol saatinin dışında yaşamayı başardı. Anlatamazdık, anlatamadık da... Anlatılamayan uzaklıklardık. Bir şişenin içinde denize bırakılmış yardım mesajlarıydık. Dalgaların arasında kendimize bir yol aradık. Muhteşem fırtınaları , aydınlık yağmurları ve bir okyanusta batan güneşin ardından yaşanan o muhteşem anları kimseyle paylaşamadık. Oysa umudu hep içimizde yaşattık. Her görünen kayalık , ulaşılamaz büyük kıtalardı. Halimize köpek balıkları gülümser , yunuslar ağlardı. Biz açıkçası büyük kıtalar aramanın büyüsüne aldandık. Ardını görmediğimiz kıyıları ararken şişenin içinde yazılı mesaja bakamadık. Peki şimdi bak bakalım sonunda ne yaptık? Bir kıyıya ulaşamadın , ulaşamadım , o da ulaşamadı... Taşıdığımız mesajlar ve biz.. Her birimiz... kendi şişesinde mahsur kaldı. Hayvanlardık. Bilmem bu yüzden mi insanlardan uzak kaldık . Dostluğu , nefreti aynı anda şehveti paylaştık. En büyük yalanları, en çok sevdiklerimize sakladık. Tutkularımızın gücünü aldatılınca anladık. Avda, avlanan, avcılardık... Kendimizden korktuk, içimizdeki hayvanlardan saklandık. Saklanmayı görünmez olmak saydık. O senden kaçtı, sen benden, ben zaten çaresizdim bu kaçak ikilinin sessizliğinden... Uçamazdık.Bir süre sonra uçmayı da aklımızdan çıkardık. Kanat çırpıp uzaklaşamadık. Birbirimize katlanmak zorundaydık. Sonuçta işte bu yüzyılda , bu toprakların üzerine sıkışıp kaldık. 3 oda bir salon ahlak anlayışlarında kutsal hazineleri aradık. Sen üç adım ileri atacaktın , \ ben iki adım sola , \ O, kazmayı vuracaktı,\ yüzyıllık yalnızlığa. Oysa ortada ne bir harita vardı , ne de işaret taşları... Bizim asıl bulamadığımız, koskoca yalnız bir çınar , koyu sarı bir sonbahar, bir de ondan geriye kalan dökülmüş yapraklar - dı... Ne dersin, belki de kurbandık. Koyamadığımız kuralların altında kaldık. Umduklarımızı değil (biz de diğerleri gibi) umulanı yapmak zorunda kaldık. Adı yanlış telaffuz edilen ülkeler gibi kendimizi başkalarında ararken, hep bir yabancı ile karşılaştık. Ya adları yanlış söyledik ya da yanlış adlara farklı anlamlar yükledik. Konuşamadığımız diller bahanemizdi. En iyi bahaneleri yaşanmayan aşklar tüketti. Görmediğim sen , ben, bir de hiç karşılaşmadığın o. Biz üç müşteri , üç sağlıklı beden , üç hastalıklı ruh , üç doktor olmayı aynı zaman aralığında başardık. Geride kalanları kendi günahları ile baş başa yaşamaya bıraktık. Biz birbirini tanımayan şizofren dünyaları, paranoyak geçmişlerimiz eşliğinde paylaştık. Şimdi bir mektup estetiğinde hayatta (belki de) son hesaplaşmalarımızı yapıyoruz. Ve en özel duygularımızı nedendir bilmem başkaları ile paylaşıyoruz. Anlatılamayanları , anlaşılamayanları, anlatırken biraz tedirgin , biraz üzgün ,biraz ürkek ve biraz da hiç tanımadığın bir yabancıdan yardım istermişçesine samimi bir şekilde yazıyoruz. Yıllardır ulaşamadığımız ruhlara, yıllarca nasıl bir kadehte , bir bedende, bir yürekte teselli aradıysak, şimdi kendimizi yarım kalmış cümlelere vuruyoruz. Olmayan insanlara, olmayacak hayallerle , olan biteni şifreli cümlelerle sunuyoruz. Ne sen, ne ben, ne de o... bu şifreleri çözemedi. Belki bu yüzden üzerine bir isim yazma cesaretini gösteremediği mektupları gönderemedi. Yine belki bu yüzden önümüzde öylece duran büyük fırsatları da göremedik. Her seferinde elimizin tersi ile kendimizi bir kenara ittik. Ben , sen , bir de üç noktalı, O yanıldık. İsimsiz mektupları yanlış adreslere yolladık.
Hiç farketmedim uykusuz kaldığım saatleri,sebebini yazılan şiirlerde aramadım desem yanılgı beslerim kendime.Penceremin pervazında dirsek çürütüp sardunya sevmektir hüzün bende zamansızca.Ve hiç olmadık yerde gülüp sessizliğe,cümlelerde hayallerime yer bulmak gibi saplantılarım hep oldu sanırım.
Ağlamayı öyle kuru kuruya beceremedim hiç bir zaman.Nedense içimi yakan bir acının pençesinde dilimin ucuna yerleşen kelimelerin fiillere cilvelenen çekimlerinde kalıpta ne hatıralardan koptum geldim. Yaşadım kendimi,kendimi senin bildiğin kadar anlamadım.
Anlamsız kapılara takılırdı gözlerim.Bir açılır bir kapanırdı hüzün kapısız yüreğimin tünellerinde. Hayat tünellerime aşkı sonsuzluk gibi bırakırcasına uçsuz bucaksız bir zamandı bende.
Ben bir deli olmalıyım,deli ile uğraşmak kolay mı,hiç uğraşmadığım bir kendimi buldum eski evlerin kırılmış aynalarına bakarken. Her gece benden bir hayal isterdi oysa,şöyle işi gücü bırakacaksın gözlerini tavana dikip yattığın yerden konuşup duracaksın,sonra yıldızlara bakıp ben gökyüzüyüm diyeceksin,denizim diyeceksin ve uyuyup gideceksin seni götürdüğü yere.
Söylendiği kadar zor değil aslında,hep söylemekten korktuğun için başına gelir kendine karşı hissettiğin suçluluk.İçin parçalanır ben bu değilim dersin,geçemezsin cümlelerin tuzaklarla kaplı yollarından. Engellerin vardır,duvarlardan uzak durursun. Yıkılırsın bir gece,bir gece senden iyisi yoktur. Eski evlerin kırılmış aynalarında anlarsın zamanla,hep aynı yerde seni bekler,sabah,akşam seni hep aynı köşede suskunlukla seyreder. Hüzündür bu tadında özlemdir sevmek.
Kendi aynalarından kaçamazsın,duygularınla çoğalamazsın.Ve ilişkilerin derinleştiği bir dünyanın açmazında yapayalnız kalırsın.
Hiçbirşeylik belkide anlamı en çok kabul gören bir kelime olup çıkar karşına.Sadece hiçbirşey dersin. Herşey kendi anlamına göre bir yer bulur oturur karşına. Yüzleşirsin. Yenilip yenilmemek kendi avuçlarının içindedir. Sen ayrı bir dünyasın. Kaç dünyan var senin sahi. Zamanı ucuz senaryolarla acınacak durumda kalan bir kimsesizin gözlerinden içine çektinmi hiç. Gözleri ağlamaktan şişen beş çocuklu bir ananın yalnızlığına,kadere isyanına tutunupta karakış ortasına itildin mi sen. Tabanları olmayan bir ayakkabı ile çamur içinde yuvarlanan yüreklerin acı çığlıklarında kayboldun mu sen hiç. Sen geçip giderken bir kez olsun zamanı,zamanın dışında kalan yüreklerle nefeslendin mi.
Kaç kişiden çıktı düşlerim yola bilmem.Yağmurda uyumayı öğrendim demek zor değil bana.Neydik herkesin bilmediği kadar,yoksa hiçkimsenin bildiği bir yürekmiydik. Hayır inanmıyorum,oysaki,biz kendimizde değildik.
Kar yağdığında akşam ışıklarının mağaza vitrinlerine vuran sıcaklığına burun dayayıp,kar tanelerini kovalayan bir kedinin oyunu sanki hayat. Yorulunca bir kenarda kıvrılıp uykuyu beklemek gibi. Sanki sabahı özlemek,özlemek dalında filizlenen bir tomurcuk gibi yeniden doğmak gül bahçelerinin avuçlarında.
Ben deliyim dedim ya,anlamak zordur delileri. Delidir derler hani ne yapsa yeridir. Ne yapsamda be etsemde bana ayrılan yeri bulamıyorum haritada. Suskunluğu seviyorum aslında. Ki suskun her yürek deliler gibi konuşandır bende. Bir amacım var aslında kimsenin bilmediği,isyanlara ön safta kılıç kuşanan bir çöl bedevisi gibiyim. Ve yaralanmış bir yürek taşısamda karmaşanın ortasında ellerim,kollarım,ayaklarım zincirlenmiş bilinirim.
Esareti kuşanıp sabahların renginden sana getiririm.Deliyim derim delilerin delisi. Ve sen söyle bana sevdiğim,hiç utanma deli ol benim kadar hayata. Söyle bana,sabahlara gecelerle bir olup küstünmü sen hiç. Yakıp sahil ateşinde aşkı gökyüzüne uçurdunmu hiç.
Ve hayatı eskiyen evlerin aynalarında unuttunmu.Unutulmaz olan dediğin sevdalını gecelerce dudaklarında sayıkladınmı,yağmurlarında onun için ıslandın mı..
Kar yağarsa ayakizlerimden tanı beni. İz bırakırım yüreğinde. Kıvrılıp bir köşede mahallenin deli kedisi gibi,saatlerce ben seyrederim gözlerini.
Dedim ya deliyim,ne yaparlarsa yapsınlar, Ben yalnız seni sevmekteyim. Yüreğinin esiriyim..
Aşk büyüdükçe denizimiz de büyüdü!Her yanımızdan alabildiğine uzanan mavilikte,gidilecek ne çok yer vardı.Berrak suları içinde kayboluyordu bakışlarımız.Denizdi,maviydi.Çok büyüdü.Onun büyüklüğünde küçücük kaldı gemimiz,bir mendil hüznünde savruldu yelkenimiz.Rüzgarsa eğilip büküldü dalgaların arasında.Gitmeye vesaitimiz yoktu,kalmaya yerimiz.Ne yön verecek rüzgar ne de koynuna alacak yelken.Denizdi ve biz aşkta denize aldandık.
Aşk büyükdükçe gemimiz de büyüdü.Koca bir güvertede çocuklar gibi koşabilirdik.Kulaklarımızı yatırırıdık dalgaların sesine ve martılarla konuşurduk,delice...Gemi büyüdükçe suyu çekildi denizimizin.Gidecek yerimiz vardı da,bize yol verecek denizimiz çöl zenginliğinde takıldı ayaklarımıza,Yelkenimiz yırtıldı; kırıldı rüzgarın küskünlüğüne ve kayboldu.Evet,rüzgarda küskünlük,martılarda hazin bir çığlık...Oysa büyüyen aşkımızdı.Büyüyen gemimizdi.Gemiydi,bizimdi...Gitmek istemiştik sadece,sadece gitmek...
Aşk büyüdükçe büyüdü yelkenimiz.Göğü kaplıyordu sanki.Sanki gökkuşağıydı rengi.Sığınırdık yağmurda,sarılırdık fırtınada ya da saklanırdık her yakalanma korkumuzda.Hiç yok gibiydi denizimiz,küçücük kaldı gemimiz,hissedilmedi bile rüzgarımız.Koca bir yelken üstümüze kapandı.Ellerimizi tuttuk önce oysa duyulmuyordu sesimiz.Sonra ellerimiz ayrıldı.Sonra sesimiz yaraların altından kanarcasına geldi.Bir yakarış,bir haykırış...Yelkendi...Gökkuşağı renginde bir yelkenden bize gökyüzünde yer açmasını istemiştik.Açtı ve birbirimizi gökyüzünde kaybettik.
Aşk büyüdükçe rüzgarımızdı büyüyen.Delileşti,serserileşti.Hoyratlığına dağlar dayanmazdı ve en çok denizler kanardı.Gemimiz önüne canını sererdi,yelkenimiz koynunu açardı.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Saçlarına ve tenine dokunan tatlı esintiydi,sesim gibi...Fırtınaya döndü,kasırgalarda yitti.Ne deniz kaldı,ne gemi,ne yelken...Sonra,ben de kalmadım.Sen ise gittin;içimin yamacından uzağımın boranlı bir ovasına.Rüzgardı,sevdiğim gibi.Sevgilim gibi...
Büyümenin ve küçük kalmanın dengesiz zıtlığında her şey hep yarım mı kalacak?Tam buldum derken en güvendiğimizin bıçağı denizimizi yarıp,gemimizi mi batıracak? Usta ona,"susmayı iyi bilirim" dedim.Önce sustu,sonra "en iyi susmayı bildiğini,en iyi ben bilirim" dedi ve giden olmayı seçti.Şimdi söyle;bu denizin dibinde,bu geminin kırık-dökük güvertesinde,bu yırtık yelkenle,bu yönsüz rüzgarın içinde bu aşk nereye gidiyor usta?
Olabilir bir aşkın hem kolaylığına aldanıp en aşkı yaşayamamak hem de olmazlığıyla karşılaşıp, aşkın en asil yüzüne küfür etmemek için seni sevdim ! Korkak cesaretine her yol tehlikesiz görünür ve tehlike denilen , korkak için cesurluğunu göstereceği bir kürsüdür ! Ben, kahraman olmak için seni sevdim ! Yeterince imkansızdın, çokça tehlikeliydin ve senin için yaşamayı başardığımda ölümsüz olacaktım. Ben, seni sevmemek için neden aradıkça ve "neden'ler" buldukça, seni daha çok sevdim ! Şimdi ! Var mısın ? Kalalım sen ve ben bu öykünün tüm yel değirmenleriyle savaşalım, bir donkişot şizofrenisiyle... Hangimizin cervantes, hangimizin donkişot olduğunun ne önemi var? Tekimizin sanrısına, "biz" gücüyle karşı koyarız. Kalem kimin elinde, kim kahraman? Bilinse ne değişir ki ? Kazansak da hayal ürünü, kaybetsek de... Sayfalar arasındaki aynı tarafta saf tutmuş bizliğimizin resmi, bakarsın güzel durur! Bakarsın yakışır yanyanalığımız birbirimize. Evetse, siper et düşlerini, gerçeklerin keskinliğine... Hayırsa, bir daha sus! sus!
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme kahramanın olamayışımı!
Ağlamaklı bir uykunun koynundasın. Düşten düşe düşerken nöbetleşe bir çığlık gibi irkiliyor bedenin. Bedenin titredikçe adım duyuluyor dudaklarının arasından. Sızılanır gibi, yankılanır gibi... Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kalabalıkların içinde kaybolmuş ruhunu bulamayan iz bilmez bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile seni korkularından koruyamayacak kadar korkak bir kahramanı oynuyorum. Adım gibi eminim ki, düşlerinde bile kahramanın olmayı beceremiyorum.
Uyanma küçük kız uyanma ve görme!
Pişman değilim ama keşke soran gözlerine konuşmak yerine "susacak var" diye bakabilseydim. "Susacak var" diyebilseydim. Geç bir itiraf her şey. Geç gelen gerçek incitti içini. İçin için ağlamalara ittim seni. Kendi ellerimle, kendi sesimle... Yersiz susuşlarımdı seni itaatsiz konuşmalara boğan. Zamansız sessizliğimdi seni haykırışlara şahlandıran.
Şimdi uyanma küçük kız! Uyanma ve görme çaresiz kahramanlığımı!
Adım düşmüyor dudaklarından. Adım dökülüyor yalvaran sesinle kulaklarıma. Oysa isyandasın. Bir uyansan, meydan okuyacaksın varlığıma. Gözyaşların süzülüyor saçlarına doğru. Her bir damla dağlıyor beni. Bin parçaya ayrılmış bedenimin tek bir parçası bile dokunamıyor sana. Öyle uzağındayım ki... Ama biliyorum; beni büyütüyorsun düşlerinde.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve daha da büyüt çocukluğunu unutmuş ruhumu.
Yazmıştım ya "yaşadığını kanıtladığın için teşekkür ederim" diye, hiçbir şeyle ödenmez bir varoluştu gülüşün. Kaç teşekkür az gelir bilsen ya da kaç bakış. Ölmüş bir kalemi dirilttiğini bilmedin ve görmedin hiç. Gereksiz bir suskunlukla gizledim bendeki senin gerçeğini. Kahramanın değildim, kahramanımdın benim. Bilemedik rollerimizi. Belki de bu yüzden hep şaşırdık repliklerimizi. Hep dil sürçmelerinde kaybettik aslımızı.
Uyanma küçük kız! Uyanma ve görme yok oluşumu.
Beni eski bir yarayla aldattığın gün anladım aslında seni ne kadar da çok sevdiğimi. "Sevmeseydim gitmezdim" dediğimde ne çok istedim seni sevmemeyi ve yanında daha çok kalmayı. Kahramanına yenilen bir yazardım ve gitmeseydim hiç yazamazdım. Ve gitmeseydim hiç yazamazdın!
Uyanma küçük kız! Uyanma ve dinlensin kahramanımın küçük ve yorgun bedeni. Seni öyle seviyorum ki...
Sen; Durgunluğuma düştün... ve Büyüdün içimde Büyüdün, Büyüdün; Sudaki halkalar gibi.
Yeşildi dünyam, maviydi... Bir de kahverengiydi; Sen, bana düştüğünde!.. Bakışların, kendi ortasından Büyüyen sıcak halkalar gibi iç içe yayıldı içimde...
Ve savruldu başım uzun bir iple dalına bAğlanmış gibi.. Savruldum; Senden sana doğru! Beni, sadece ürkek ceylanlar tanırken birde çingene serçeler... Ve ben, yalnız kuşlarla, kavak yapraklarının sesini tanırken... Sen; Durgunluğuma düştün... Ve Büyüdün içimde Büyüdün, Büyüdün; sudaki halkalar gibi.
Sen; Sessizliğime düştün... Sen; Kimsesizliğime düştün... Belki de onun için böyle Büyüdün içimde; Sudaki halkalar gibi!
Bir hüzzam gecesini sıyırmaktı tülünden, Tümünden sıyrılmaktı. Her şeyin… Yada bir şeyin kuşanmasıydı ateşte Yandım işte! Yaktığın kadar kaldım, Bıraktığın kadar tamamdım
Birkaç mum yaktım; İkisi kırmızı güle benzeyen, Diğerleri… Öyle işte!
Aynı yatağın iki ucana uzandık! Dudağımda seni görmüş son sigaram Gözlerimde güzel yüzün, İçimde uhde kalkmış son söz gibisin!
Ruhundayım; hadi yürü, Erciyes’in dağlarından Buğday tarlalarına…
çiy gibi düşersin anılarıma kuşluk vakitlerinde kumrular çatılarda sevişir yiter yasemin kokulu öğlenler özleminde koyu gölgelere sığınsa da suskunluğum isyan kesilirim
çiy gibi düşersin yüreğime gün batımlarında göl kıyısına bir çınar kondururum hüznü sağar güneşin son deminden yoksulluğumu paylaşır... acılarımı... çoğalır gönenirim
Ayrılığın bir ahtapot gibi kollarını sardığı bir aşk istedim. Çünkü aşkı tüketecek kadar çok paylaşmak istemedim seninle... Paylaşıldıkça azalır tutku, paylaşıldıkça eskir aşk. İstemedim sıradanlığın gri ezikliğiyle renklenen bir sevdayı. Özeldin, özel kalmalıydın. Özlemeliydim hep seni. İstemeliydin hep beni. Bu kadar çok seviyorum işte seni... Kavuşamamanın, yoklukların devasa gölgesi olmalıydı üzerimizde...
Ben seni kavuşmak için değil, kavuşmayı özlemek için sevdim... Öyle bir imza attın ki sol yanıma, Gizli gizli dolaşıyorsun bedenimin her yanında, En ucra köşelerinde... Öyle bir yazıldım ki alnına, Taşıyorsun gitsen de dünyanın öbür ucuna... Buydu istediğim.
Monoton bir huzuru değil, tutkulu bir kaosu seçtim. Bana göre değildir düz çizgiler bilirsin, sivri uçlu köşeleri severim...
Hayatıma anlam katan sen imkan-sızım benim. Ben sensiz, sen bensiz hep yarım kalacak bir yanımız...
Kelebek ömrüm... Kelebeğin ömrü kadar kısa ömrüm... Seninle !!!
İmkansıza düşünce yüreğin Bunları ezberletiyorsun beynine yüreğine...
Saşkın! Nar taklidi yapıyor bir saksıda, yıllarca adam taklidi yaptım ya ordan tanış çıktı bana: Şimdilik en uzun boylusu, en mahcup tazesi de bir açılmaya görsün... N'olur açılmasa da onu da böyle sevsek, insan da saşkınlığından sevilmez mi arasıra? Sevmek hayli ciddi bir iş olmalı ki, dalga, geçmek gibi oluyor ya sonunda: Aşk nara benzer dediğim kulağına gitmiş demek, o duymasa yanındaki küpeçiçeği... Küstümçiçeğini geç, nar ona uyarsa çabuk büyür büyümesine de üzer küs bakışıyla bizi, ne aşkın tabiatı kalır ortada ne hatıranın saflığı, kalmasın, sakinliğimizden sevsin de bizi balkona çıkan kadın: İki saşkın bir aşkta kızarır desin, nar gibi desin, iyi, yüz kızartıcı bir suç sayılsın saşkınlığımız: Sen küçük nar çiçegi, bense senden hayli eski, de ki bir adamotu, kendi meşrebimizce bir de bahçe bulursak sen nar gibi davran orda ben sana adam gibi
Aşklara vurur bülbülüm, yuvalanır gönlümün gülüstanına gülüşün can sıcaklığımdır üşüdüğümde, soluğun ateş yak savur küllerimi çölüme döneyim.
orman fısıltıları kulağımda, rüzgar ıslıkları yağmur tutuşmaları, sevgi buluşmaları aşkın düştüğü yer… yangın yalnızca nefesin dindirebilir volkanımı rüzgarın merhem olur yarama süründüğüm
bilki derin kuyularında hasretimin suyu sensin ve nasılsan öylece gel salınışın rüzgarıyla ırmakların sesiyle ay serenatları dökülsün kulağıma dudağıma işlesin meltem meltem seher yağmurları gözlerinin içinde sönmüş bir tutam yıldız gibi kalayım
uçurumlara tutsak bir rüzgarım, yağmurlarla yaralı sesim fırtınalarda çırpınan suyum, hıçkıran ışık karlı dağlarda uzak bir ses gibi solgun bir anıyım şimdi bu uzak kentte kuşların göçüp gittiği mevsimlere benziyor yüzüm ömrümün bütün dallarını silkeledi hayat umudun bütün bahçelerinden kovuldum bir acıyı aşmak için, bin acıyı sırtıma vurdum
uzak düştüm saçlarıma karanfil eken yıldızlardan sahipsiz mezarlıklar ülkesinde çıplak dolaşıyorum şimdi içinden kırılmış bir gölge başka hangi duvara yaslanabilirki aşktan öte ve nasıl dayanabilirki sevinçler yoksa terkisinde çekilen acıların
Ah Destina yaralı kızım, utangaç yıldızım yaslı gelinim, anadolum, sarı sızım, sorma beni baktığım her pencerede doğulu ezikliğim yurdundan kovulmuş bir coğrafyasızım çıktığım her yolculukta türküler tutuşur içimde
şimdi uzak bir sızıda nar ile közlenip çoğalan yalnızlıklarla yeryüzüne dağılıyor kalbim kalbimki, zemherinin ortasında kanatları üşümüş yavru bir kuş nereye uçsun, bir umut yoksa kanadında esen yellerin
bırak bende başlasın bu ateş sende bitsin aşktan öte ne varsa kalbimde savur gitsin gecelerin uzun kirpiklerine yalnızlığımı iliştirip ağlayayım
ey göğsümde nar sıcağı, çığlığıma sinen duman içime soğurmuş küllerini bırak kızıl bir sabahın bırak ki, dağılsın ıstırap yüklü bulutlar ateş oflayan ormanında bu ahın
gün ışığıyla işlenmiş bir çiçeği koparıp göğsümün üstüne bastırıyorum her akşam dindirsin diye yüreğimdeki sızıyı tam da usumun ortasına düşerken gülbaharülkem
Ah Destina’m, kara kızım, uzun saçlı hasretim kül rengi kirpiklerinde nehirler yürüyenim gelirsen sevdiğim çiçekleri getir gönlünün güneşli bahçelerinden, nilüferlerin zülüflerinden ve derin kuyularından hasretin, su getir
koca İstanbulu getir bana gelirken mis sokağını, karanfil konağı, kitapçı dükkanlarını üç beş dergi, diline dolanan bir şarkıyı, bir çınar altını mor salkımlı düşlerini getir istiklal caddesinde el ele dolaşan yeniyetme sevdalıları yıldızlarını getir bana kaygısız bir gecenin ayışığı gülüşünle sarıl içimdeki feryada aşkın ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben.
düşsüzüm düşlerine al beni, soluksuz sevişmelerine sakla dudaklarınla kapat dudaklarımı, soluduğumda uyuduğumda, alnımdan öperek uyandır beni ki, denizlerin sevgiyle köpürdüğü saatlerde şiirin yedirenk çakılları vursun kıyılarıma aşk bir yanımı alıp götürsün, özlem bir yanımı bir ömür sevgi yağmurunla ıslanayım
şimdi ayışığıyla süslenmiş penceremde sen gecegözlü güvercinimsin, özlem yüklü şiir’im bırak güllere vursun gülüşün, harelensin denizlerin yüreğine yanaklarında aşkın solmayan rengi saklayıp gecelere gizini, yıldızlara uzansın mavi düşlerin
Bense çevire çevire dört duvarımı, bir ömür aşkınla böyle yanar kalayım
Sebepsiz değildi sana akışım
Çözülmeler gecesinde kapımı çaldın
Karanlıkta ve bir başıma yok olurken
Gözümden akan yaşanmamışlıklar ile
Kendimi yaralarken kabuk kalkımlarında…
Senin yüreğindi bana ilk gelen
Sonra dokunuşların oldu yarama değen,
Bırak kanasın derken gözyaşımı silen,
Damıtık duygular selinde ruhumu azat eden…
Zordum, sıra dışıydım, deliydim ama
Kimsenin göremediği ben vardı bende
İlk senin bulup önüme koyduğun
Parsel parsel yüreğimi ölçüp de
Satır aralarımı okudun kolaylıkla
Şifrelerimi çözdün ustalıkla
Ben seni şaşkınlıkla izlerken
Kah saçlarım savruldu bir an
Kah tenim değdi karlı avuçlarına
Kah dalga dalga sana aktım ay ışığında
Gecenin rengini anlattım sana
Sen tablolar çizdin boş tuvallere
Sessizliğin sesinde buluştuk seninle
Gecenin çığlıklarını dinledik umarsızca…
İmkansızlıklar içinde birbirimizi çoğaltırken
Kayıp adreslerde yol olduk, yokuş olduk
Fırtınalı gecelerde mey olduk, ateş olduk
Yüreğimden kopup gelen damla damla
Yaşlarla sevgi tohumu ektik kor ateşe
Yüreğin yüreğime dokundu, içim ürperdi…
Bilmezdim seni ve senin verdiğin umutların
Yarınlarımda beni baştan yaratacağını,
Kendimde kaybolurken beni bana vereceğini,
Deli dolu yüreğinle kapımı zamansız çalacağını,
Zamansızlıklar yumağında kahrolacağımı…
Düşler kurup orda yok olsam ne çare
Seni ölesiye isterken tüm hücrelerimde
Bir güz yangınının odağında kalakalsam
İki karşı kıyıdan ellerimiz uzansa
Dokunmak suç olsa, günah olsa ne çare…
Ahh…Yüreğim eriyorken dilinde
Kavruk ve ürkek arzular diyarında
Ruhum esir düştü sana, tutsağım yüreğinde
En uzun gecemde en uzun şiirim sana
Yüreği yüreğime dokunan adam…
Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…
Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.
Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.
Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…
Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.
Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…
Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar.